Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika
Çevremde hep yaşlılar oldu.
Kendimi bildiğim anlarda 80’lerinde dedemle başladım hayata. Zamanla en yakın arkadaşım oldu. İlk kez annem ve babam dışında çok sevdiğinin birinin, bir daha gelmeyeceği gerçeği ile 14 yaşımda tanıştım.
Çok zordu.
Onunla o kadar iyi zaman geçirdim ki, karşılaştığım her yaşlıda onu aradım. Belirli bir yaşın üzerinde herkeste onu aradım. Ona benzerler çok hoşuma gitti.
Senelerdir de çok yakın “oldukça yaşlı” yakın arkadaşlarım var. Çok konuşuyorum onlarla. Başta anneannem olmak üzere oldukça yakınız.
Son zamanlarda da bir dede dahil oldu hayatıma.
Hepimizin bildiği yaşlılar gibi değil.
Bizim dilimizi konuşuyor.
Hayatta her şeye pozitif bakıyor.
Espiriler çok yerinde. Çok gülüyor. Tekrara çok düşmüyor. Zihin çok taze.
Dedemi hatırlıyorum ona baktıkça. Biraz da belki de babamın yaşlılığını görüyorum.
Onunla birlikte pek çok yaşlıyı da gözlemliyorum.
O biraz farklı.
Onunla görüşmeye başladığımdan bu yana bir şey çok dikkatimi çekiyor.
Sosyal oluşu.
Konuşmaları hemen yakalıyor, leb demeden leblebi gibi. Şakalar çok güncel ve yerinde. Elinde telefon yok, öyle çok televizyonla da haşır neşir değil.
Bizim dilimizi konuşuyor. Biz gibi. Akranlarıyla da çok anlaşamıyor. Bugün yine topladı biz gençleri etrafına, güldürdü.
Adı da İbrahim. Onun da en sevdiği yeğeninin adı Müge’ymiş. Tesadüf mü, tevafuk mu?
Adını siz koyun.
Onu dinledikçe babamın ve dedemin sosyalliğini ve gençlerle olan diyalogları aklıma geliyor. Babam da büyük ihtimalle böyle bir yaşlı olacaktı. Ama dedem böyleydi.
Dedem nereye gitsek, gençleri etrafına toplar konuşurdu. Hayatını anlatırdı. Onlara sorular sorardı. Konuştururdu. Böyle saatlerce konuşurduk. Ama öyle böyle konuşmak değil.
Bir otele bir öğlen girer, akşam çıkardık. Bir saat yemek yediysek, geri kalan tüm zamanımız sosyallikti.
Beni herkesle ama herkesle konuşmanın içine dahil ederdi. Bilmediğim alanlar gelince konuştuklarımızdan özür dileyip bana konuyu anlatırdı ki, devamını da takip edebileyim.
Ben kitap okumaya çok geç başladım. Hatta öğretmenlerim de çok şaşırıyordu; kendimi çok iyi ifade ediyor oluşuma.
Şaşırılacak bir durum yoktu. Dedemleydim. O anlatıyor, ben dinliyordum. Belki de yaşıtlarımın okuduğu kitaplarda bulamayacağım kelimelerle hayatı dinliyordum.
İnanılmaz zevkliydi.
Sorguluyorduk, düşünüyorduk.
Dedem başkaydı.
Ama hiç bunamadı. Son gününe kadar. Konuşamadı ama bunamadı. Yazdı, yazarak anlattı. Cin gibiydi.
Sebebini İbrahim Dede’yi gözlemledikçe farkediyorum.
Mutlu. Kabullenmiş. Değişime direnmemiş. Sosyal hayattan kopmamış. Bu yaşantı ondan başka kapıları açmış aslında ama akranları arasında yalnızlaşmış.
Hastalık eğer çok ciddi bir problemi yoksa konuşmuyor. Sen anlat diyor, bizim kullandığımız kelimelerle kendi döneminin kelimelerini birleştirerek konuşuyor.
Ama İbrahim Dede hep sosyalmiş.
Bugün bir şey dedi. Çok içinden söyledi. İç çekerek söyledi.
Hayatının ve bugünlerinin kıymetini çok iyi bil. Güzel gez, güzel ye, güzel sev. Severek yap her şeyi. Sevmediğini yapma. Hayatta her şeyi yaşa, gör. Yaşadığın hiçbir şeyden de pişman olma.
Dedem çok söylerdi.
Bugün İbrahim Dede de çok derin konuşurken söyledi bunları. İçini çeke çeke.
Şimdi yürüyemiyor. Akülü bir tekerlekli sandalyesi var. Kafası zehir gibi. Akranlarından çok olgun her duruma karşı. Akranlarına akıl da veriyor.
Dedem biraz daha farklıydı. Belki şu an dedem de yaşıyor olsa tarzları hiç uymazdı. Dedem daha salon efendisiydi. Röpteşambırı olmadan gezmezdi. Takım elbisesiz çıkmazdı. Onun kuralları onlardı.
İbrahim Dede biraz daha babam gibi. Daha rahat. Kıyafetleri, giyimi, hayatı yaşama biçimi.
Ama ortak noktaları aslında çok net. Zamanının ötesinde insanlar. Akranlarının ötesinde.
“Yaşlanmayın” dedi. “Bulun bir çaresini yaşlanmayın”.
Mümkün değil.
O bu durumla gençlerle uyum içinde olarak aslında başa çıkıyor. Yaşıtları “Bu gençlik nereye gidiyor?” Diye sorarken İbrahim Dede de onlarla birlikte yürüyor.
Dedem gibi.
Onlara bildiği ne varsa miras bırakıyor.
Her yaşlının dediği kıymetlidir. Ama bazı yaşlılarınki daha da kıymetlidir.
Dedem çok genç oğlunu kaybetmiş. Elinden ben dünyaya gelerek tuttum.
İbrahim Dede de çok acılar yaşamış ama işte hayat onları nasıl göğsünde yumuşattığınla alakalı. “Baksan hiç derdi yok mu bu adamın?” diye sorarsın ama öyle değil işte.
Neleri var.
En başta yürüyemiyor.
Yaşıtları iyi kötü kendini taşıyor ama o yapamıyor.
Ama bu durumla da eğlenmenin yolunu bulmuş. Arabasıyla dalga geçiyor, kendiyle geçiyor.
Zamana direnmemek.
Zamanı kabullenmek.
Zamanla inatlaşmamak.
En önemlisi değişen dünyada kendine, değişen dünyanın temsilcilerinden birilerini arkadaş edinmek.
Bugün sosyal çevresini anlatırken; “Siz de benim dostumsunuz” dedi.
Önemli şey ama.
Bazen böyle bir toplantıdan geliyorum. Şık giyinmiş oluyorum haliyle her zamankinden farklı. Makyajlı filan görüyor.
“İşte bu” diyor.
Babam böyle derdi. Ne zaman güzel görse mutlaka bir “Oooo” vardı. Tribünde futbolcu karşılayan taraftar gibiydi.
Başlıyor günlük kişisel bakım tavsiyelerine.
“Kendin için. Aynada gördüğün kişi için yapmak zorundasın” diyor.
Dedemle insan gözlemlediğimiz günleri hatırlıyorum. Otururduk bir otelin lobisine, insanların giyimlerini, milletlerini, hareketlerini gözlemlerdik.
Ben çok yaramazdım. Böyle yaramaz bir bünyeyi saatlerce oyalardı. Hiç anlamazdım zamanının nasıl geçtiğini.
O kadar güzel konuşurdu ki, insan büyülenirdi.
İbrahim Dede de öyle.
Babamı çok andığım, her zamankinden çok özlediğim bir zamanda çıktı İbrahim Dede.
Hayatta bazı asiliklerin ve başkaldırışların aslında insana ya da canlıya çok yakıştığını bir kez daha hatırlattı.
O da 80’lerine başkaldırıyor.
Yaşına asi.
Hayat hep bir direnç aslında.
Hayat hep bir başkaldırı.
Ben ve ben yaşlarda iki gence bugün çok başka pencereden bir hayat gösterdi İbrahim Dede.
Belki de biz o tecrübelerin kıymetini bilen son nesil olacağız. Ama bugün onu dinlerken ben başka bir şeye direndiğimi farkettim.
“Çocuklarım yaşlıları ile büyüsün” dedi içimden bir ses. “Ben kendi kurduğum ailenin savrulup gitmesini istemiyorum” diye düşündüm. Çocuklarım da yakınlarımda olsun, torunlarım da.
Belki de ben de günün getirdiği bu trende direniyorum.
O zaman bir başka yazıda da onu tartışırız.
Modernlik bizden ne alıp götürüyor? Yerine ne koyuyor? Koyduğu bizi tatmin ediyor mu?
Ediyor mu?
Siz düşünün ben sonraki yazıya hazırlanıyorum.
Sevgiler,
Sevgi Müge Keçeci


Yorumlar Kıymetlidir…