Broken rusty chain on grassy dirt path with sunset and hills in background

canım acıdı.

Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

Geçtiğimiz günlerde, yakın ve ne yaşadığımı bilen biri ile bir diyalog geçti aramızda. Yaşadıklar böyle ortalığa dökülünce, geçmiş açılınca kaç gündür aklımdan çıkmayan bir şey söyledi.

‘Aslında o kadar şey yaşayıp içine atmışsın ki, adeta “Sen böyle yaptın ama benim canım acımadı ki‘” diyen birine dönmüşsün.’

Yok, acıdı aslında.

Hem de çok acıdı bir zaman.

Çok sevdiği yakınını erken kaybeden insanlar, aslında belirli bir zeminde, zaman içinde zaten kaybı benimsiyor. Belki bu noktada biraz da bencilleşiyor. En sevdiğini zaten kaybetmişsin ve bunu kabullenmişsin.

O dönemden sonra bu bende herhangi bir şekilde bağlanmada sorun yaratmasın diye kendimle çok uğraştım.

Çözdüm de. Zaten gerçekten de kabullenmiştim; ama sorun olabilirdi. Bu benim sadece aşk değil, tüm ilişkilerimi derinden etkilerdi. Kendimle çok uğraştım ben. Çok yalnız kaldım. O kayıpların bıraktığı hasarlarla başkalarına kabus olmayayım diye çok çabaladım.

Aradan zaman geçti.

Çok uzun bir zaman da değil.

Birini sevdim, onun da beni sevdiğini düşündüm, hissettim.

Zaman geçirdik filan derken…

Bir gün, gerçekten hiç beklemediğim bir anda ciddi ciddi başka biriyle evleneceğini, beni neden seçmediğini, aslında düşündüğünü de anlattı; dinledim.

Ne böyle bir konuşmayı bekliyordum ne hazırdım. Bir anda geldi.

Dürüstlüğü için teşekkür ettim.

Gerçekten hayatımda bu kadar dürüst bir konuşma dinlemedim ben.

Nereden o konu konuşuldu onu da anlamadım. O yer miydi o konuşmanın yeri?

O kadar ani geldi ki tepki veremedim.

“Kal geldi” dedikleri şeyin ne olduğunu ben o gün anladım, tecrübe ettim.

Sonrası mı?

Sonrasında bir anda o stresin sebep olduğu bazı fiziksel sorunlar yaşadım.

O hafta çok hasta oldum ben. Yaz günü bildiğin hasta oldum.

Canım acıdı çok.

O gün aslında çok anlayışla karşılamıştım belki ama demek ki sonradan vurdu.

Kolum kanadım kalkmıyordu.

Dirildiğim gün paçavra gibi olduğumu farkettim.

O gün kendime çok üzüldüm ve bir daha böyle olmamak için kendime söz verdim ben.

O gün aslında farkında olmadan verdiğim söz —şimdilerde sosyal medyada çok rastlıyorum— aşağı yukarı aşağıdaki gibi bir sözdü:

“Aynaya baktığımda gördüğüm o kişi için dünyayı yakarım.”

Bunları hatırlamama sebep olan o diyalogdaki o cümle için ondan sonraki sürece baktım.

Gerçekten acımadı. Neden acısın ki? Sonrasında ben hep, her yenilişimde kendime döndüm.

Temelim şuydu aslında; ben çok güzel seviyorum. Karşımdakine, o sosyal medyadaki psikologların sorduğu sorudaki gibi davranıyorum:

“Eğer bir yumurta olsan kırılmamak için kendini kime emanet edersin?”

Bana emanet olabilirler, o kadar dikkatliyimdir.

Çünkü sevmek sorumluluk getirir. Değer vermek sorumluluğun çok yüksek mertebesidir. Yaşa başa da pek bakmaz.

Geçtiğimiz günlerde bir yerden işittiğim ve hayran kaldığım bir sözdü:

“Yakınlık dediğin şeyin bir bedeli var hayatta: tutarlılık“.

Bu her türlü ilişkinin en temel dinamiği. O günden sonra ben buna baktım hep ilişkilerimde.

Tutarlı mı?

Bana olan sevgisinde, saygısında, anlayışında ya da konu her neyse; tutarlı mı?

O yüzden, o paçavra gibi olduğum günden sonraki her süreçte hiçbir gidenden sonra canım acımadı.

Neden acısın?

“Onların acısın” demeyi bildim.

“Onlar beni kaybettiğine üzülsün” demeyi bildim.

Kendi sevgimden, verdiğim değerden, çabamdan bir gün şüphe duymadım. Benim neden canım acısın ki? Zaten güze seviyorum, güzel bakıyorum, güzel dinliyorum. Hiçbir şey yapamasam sessizliğimle güzel yanında oluyorum.

Benim canım neden acısın?

Onların ki acısın demek için de işte öyle paçavra olmak gerekiyor. Hayat bunu öğretiyor.

Canım acımadı ki değil. Benim canım bir zaman çok acıdı. Sonra o acının benimle bir alakası olmadığını anladım.

Şöyle düşünün.

Bir vahşi canlı. Kimi var emanet olur ehlileşir, kimi var ehlileşmez ve sevgisizlikten günden güne çirkinleşir.

Ben sevilmek istemeyene, değer görmek istemeyene, çabayı anlamayana defalarca denememe rağmen neden ısrarcı olayım?

Seneler içinde de ısrarcı olmamayı öğrendim. Seneler içinde yüz üzerinden yüz verdiğim çabayı düşürdüm. Çünkü sevgi böyle değil ya.

Anlayan bir bakışından da anlıyor. Ona göre zaten alıyor vermek istediğini.

Sana kendini sorgulatmıyor, seni yormuyor, seni zorda bırakmıyor.

Seneler bana bazı insanları mutsuzluğun mutlu ettiğini. Bu mutsuzluğun getirdiği kronik şikayet etmenin onları diri tuttuğunu gösterdi.

Hepimizin bu hayatta tutunduğu bazı hisler var, bazı konfor alanları.

Benimki bundan çok uzak. Ben mutsuzlukla mutlu olamıyorum. Şikayet ederek mutlu olamıyorum.

Birinin mutsuzluğuna ortak olurum, seve seve ama o mutsuzluk kronikse orası benim yerim değil.

Ben o gün kendime başka bir söz daha verdim; kendini bir daha bu muallak durumda bırakmayacaksın.

Karşındaki insandan ne istediğini, ne beklediğini göreceksin. Duymak değil, görmek.

Çünkü sevgi öyle bir şeydir ki, çok seven gösterir.

O yüzden benim canım çok yandı aslında. O yanmak beni bu hale getirdi.

Benim canım neden acısın ki?

Onların ki acısın. Bu böyle kötü bir temenni gibi değil. Üzülen niye ben olayım? Karşımdaki anlamıyorsa, demek ki benim sevgim onluk bir mevzu değil. Demek ki onun aradığı benim sevgim değil. O başka bir şeyin peşinde.

Olmasa bile benim sevgim ona olmuyor demek ki.

Güldüğünüz insanları bulun. Birlikte eğleneceğiniz insanları. Bakışınızdan, ses tonunuzdan, gözlerinizin ışığından anlayacak insanları.

Sizi sömürecek insanları değil.

Yani aslında en önemli yatırım bu hayatta; kendi ruhuna yaptığın yatırım.

Bir daha olmayacak mı aynısı? Oldu. Olmayabilirdi de ama oldu.

Ama bu defa hemen ayıldım. Ayılıyorsun. Hayat onu da çok güzel öğretiyor.

Ben neden üzüleceğim, beni kaybeden üzülsün.

Bunu hayatın her alanında konumlandırabilirsiniz; sevgililik, arkadaşlık, aşk…

Adına her ne derseniz deyin, olur oraya.

Bunu da insan öyle bir günde söylemiyor. Öyle bir yerde buluyorsun ki ruhunu, çok içten geliyor.

Yani özetle aslında o yenilgi dediğin şey, zamanla kendini kazandığın hediyeler oluyor. Sen aslında her yeni bir yenilgide kendine dair, potansiyeline dair bir hediye alıyorsun.

Ne kadar kendini sevdiğini, ne kadar güzel sevdiğini, ne kadar güçlü olduğunu, ne kadar kendinle barışık olduğunu…

Bu liste uzar. Çünkü hepsinin hediyesi başkadır. Bu gönül defteri değil; sevgiye dair, hislerine dair her bir kaybında aldıkların.

Çünkü aslında en önemlisi kendini sevmek.

Her defasında da anlıyorsun; kendini sevemeyen, seni sevemez.

Seni senin kadar sevecek, senin gibi sevecek birini bekliyorsun.

Gözlerinin içindeki o gülümsemeyi kaybetmemen için direnecek,

Mutsuz olduğunu bildiğinde seni güldürmenin yollarını arayacak,

Canın ağlamak istediğinde yanında saatlerce ağlasan da sen tek bir kelime edene dek o sessizliği bozmayacak…

Sen kendin için, değerlerin için nasıl tüm dünyayı karşına alabiliyorsan, biliyorsun ki onun için de alırsın. Bunu yapabileceğine emin olduğun biri olacak…

Dahası var, o da başka bir yazının konusu olsun.

Sevgiler,

Sevgi Müge Keçeci

Yorumlar Kıymetlidir…

Comments (

0

)