Ortalama Okuma Süresi: 9 dakika
Biraz sinirliyim.
Biraz üzgün.
Karışık duygular içindeyim ben.
Aktif olarak 2011’den 2016 senesine kadar çok çalıştım. Ama öyle böyle değil. Ne sabahım kaldı, ne akşamım. Bayram günü ofiste nöbetçi olduğum günler vardı. Bir cenazeden apar topar dönüşlerim. Bir arkadaşımın doğum gününe geç kalışlarım.
Kendi doğum günümde bilgisayar başında çalıştığım günler…
Beni var eden, beslendiğim hayattan koparıldığım ve bunun doğal sürecin bir parçası olduğuna inandırılmaya çalıştığım.
Bazı dönemlerde iki işte birden çalıştım.
Çünkü ihtiyacım vardı. Çalışmak zorundaydım.
2016 senesinde ise ruhen dayanamadığımı hissettim.
Yoruldum, tükendim, anlayamadım.
İş yaşamını anlayamadım.
Ütopya deniyormuş. O dönem bu trendden haberim yoktu. Kapılı kapılar ardında ne konuşulduğunu bilmiyordum.
Ama bir şeyler yanlış geliyordu.
İnsana dair hiçbir iz olmayan binalar, o binalarda odalar, bazen açık alanlar ama ruh yok. Her şey çok şık, çok modern ama duygu yok. Duyguya yer yok.
İnsanlığımızı kapıdan girerken o kartlarla okutarak yok ettiğimiz bir sistem.
Üzgünlük yok, samimiyet yok, vicdan yok.
Yarış var, kan, ter, çaba var ama karşılık; o da çok yok.
İnsanın baz alındığı ama insana dair hiçbir şey olmayan yerler.
O zaman da yazıyordum tam olarak aynı şeyleri.
Girdiğim her ortamda da konuşuyordum. Kendimden çok büyüklerle savaş veriyordum. Hiç haketmediğim şeyleri duyuyordum.
Özeti şuydu: “Beğenmiyorsan kapı orada. Burası böyle”.
Her yer mi böyle?
Her yer böyle.
Sonra kendi ofisimi açtım. Öyle bütçem de yok. Evin garajını ofise çevirdim. Sabah müziği açıyorum. Toplantılarda anne keki, kurabiyesi, poğaçası ikram ediyorum.
Toplantıların toplantıdan çıktığı bir zaman dilimine evrilen ortamlar, gelenin çıkmak istemediği bir alan. Hatta bilgisayarını alıp, ödevini alıp çalışmaya gelen gençler.
Ben senin gibi iş yapmak istiyorum diyen çocuklar.
Neden?
Samimi çünkü. İnsan var çünkü.
Gülüyoruz, düşünüyoruz, ağlıyoruz, bağırıyoruz, seviniyoruz, dans ediyoruz.
Benim ütopyam oydu.
Dışarıdan, o zamanın kurumsal ütopyalarından gelenler yüzüme yüzüme: “Sen bu şekilde böyle anca garajda kalırsın”, “Tabii senin işin çok profesyonel değil”…
Suratlarına suratlarına: “Kalmam, benim de profesyonelliğim bu” dedim.
Ama üzüldüm çok.
Yani o kendi mutsuzluklarını bana da getirdiler.
Küçümsediler, çabalarımı önemsiz buldular, resmi olmayan bir işmiş gibi davrandılar.
Ürün tanıtımı, marka reklamı her ne ise.
Yurt dışına içerik sattım. Kendi blogumdan.
Birçok firmaya içerik hazırladım.
Hepsine de fatura kestim.
İşi açtım. Almanya’dan iş aldım. İçerik yayınlanacak ve senelik anlaşma istiyorlar. Nasıl fatura keseceğimizi muhasebeci ağabeyimle araştırdık.
Ben o günü unutamayacağım. Yeni geldi o yasa “Influencer” faturası gibi düşünün. Ama o zaman onun adı yok. Bir de yurt dışına kesiliyor fatura, her ay. İçerik sattım.
Vergi dairesinde cevap bulamıyorum, NACE kodlarını inceliyoruz. Bulduk sonunda.
Bir kuralım vardı: “Her şey resmi olacaktı.”
Kim neyi nasıl yaparsa yapsın, ben yapmayacaktım. Bu işin kuralları olacaktı. Yasal takvim ne gerektiriyorsa o olacaktı. Birçokları “Açma şirket” dedi. “Açacağım” dedim. Bu işi kuralları ile yapacağım.
“Kimin ne yaptığı beni ilgilendirmiyor”.
Kilit cümle bu. Herkesin yaptığını yaparsan, herkesle sürüklenirsin çünkü.
Ben o herkes balonunu anlayamıyorum. O ilk herkesi çok merak ediyorum kimler.
Neyse.
Sevmem öyle kaydı kuydu olmayan işleri. Her şeyi prosedürü neyse ona göre yapacaktım. Kurumsallık bir tek o alanda olacaktı.
Ama ofise giren kapıda o takındığı ütopik kurumsal maskesini dışarıda bırakacaktı.
Şimdi niye eleştiriyorlar anlamadım?
Ütopik değildi ki, bir dönemin çok ciddi bir gerçekliğiydi.
Ütopik olan benimkiydi.
Ben hala ütopiğim.
Şimdilerde yeni yeni birileri ile tanışıyorum. Ofisi o dönemlerden bilen ama tanışmadığım. Benim mimar olduğumu sanıyorlarmış.
Çünkü teknik işlerle uğraşanlar öyle olamazmış.
Çünkü; kendi hayatına dair zaaflarını mesela ailelerini, hayatlarını konuşmadılar. Neden?
O kurumsal hayatta onların hepsi kullanılır çünkü. Ellerine koz olur. Onları kovaladılar hep.
Ben tasarımı, farklı objeleri, hele ki kuralları olmayan tasarımı severim. Beni ben yapan eşyaları da kimseye göstermekten çekinmem. O yüzden orayı da insanları kandırmak için tasarladığım bir yer gibi düşündüler.
Değildi.
O bendi.
Bana dairdi.
Biraz dağınıktı, biraz koyu, gündüz bile ışık açılan bir yerdi.
Ben o mimari ofis sanılan yerde siteler açtım, raporlar hazırladım. Tasarladım aslında. O da tasarım.
Alan sana ilham vermeli.
Tasarım bana göre şudur; “Ne tasarlarsan tasarla hareket alanına göre” olmalıdır.
Şöyle düşün.
Boş arazi. Bak çevrene. Güneş nereden gelir, rüzgar nereden alır. Adım adım o arazide gez.
Nereye bakarak yemek yapmak istersin, nereye bakarak uyanmak, nereye bakarak çalışmak.
Ofisi de, odamı da, işlerimi de öyle tasarladım, tasarlıyorum.
Ne okumak, ne dinlemek, ne görmek ve bu duyuların sonunda ne hissetmek istiyorum?
Asıl soru bu.
Hayatın tüm alanında bu soruyu sor.
İnsan da böyle.
O zaman duysaydım bu röportajı ilk başta ben eleştirirdim.
Ütopya mekaniğe bağlı bir sisteme ithaf edilemez.
Ütopya ruhsaldır, hayale bağlıdır.
Kuralların ve sert yönetimlerin olduğu yer değildir.
Ütopya’nın Kelime Anlamı Nedir?
Thomas More, bu kelimeyi 1516 yılında yazdığı aynı isimli kitabıyla literatüre kazandırmıştır. Kelimeyi türetirken Yunanca iki farklı kelime oyunu yapmıştır:
- Ou-topos: “Yer olmayan” veya “hiçbir yer” anlamına gelir.
- Eu-topos: “İyi yer” anlamına gelir.
More, bu iki anlamı birleştirerek aslında bize şu mesajı verir: “O kadar iyi bir yer ki, aslında dünya üzerinde böyle bir yer yok.”
Kurumsal hayat o zaman öyle miydi? Ütopyadan kasıtları neydi acaba?
Ben çok öfkeliyim.
O dönem profesyonel camiadan kendi akranlarımın, benden büyüklerin hepsinin zorbalığını dibine kadar yaşadım.
Onlar o kadar gerçeküstü bir portre çiziyorlardı ki… Ben öyle değil dedikçe beni eziyorlar, işimi itibarsızlaştırıyorlardı.
Ben de masal aleminden Alice çünkü.
O dönem çok büyük işler aldım. Hayret ettiler. Çok büyük firmalar kapılarını açtılar. Biz böyle profesyonel iş görmedik dediler.
Koca koca medya sitelerinin arama sonuçlarında üzerindeydim.
İletişime geçtiler. Çağırdılar.
Çok para teklif ettiler ama ruhunu sat dediler.
Bir ayda bir insan, insan olarak 100 içerik üretebilirse, “400 tane lazım bize” dediler. Olmaz dedim.
Olmaz dedim. Çünkü benim ütopyamda şunlar yoktu;
Sahtelik yok, saçma sapan kurumsal terimler yok. O kadarını yapamam öyle bir ekibim yok var mesela, gerçekçi zaman dilimleri var. Çünkü insanım, beraber çalıştıklarım da insan.
Bir insanın kendine de zaman ayırıp çalışabileceği zaman dilimlerini anlatıyorum.
Kimse inanmadı ama bana başlarken.
Kimin kim olduğunu bilmeden arkadaşlar edindim.
Herkesle konuştum.
2020’de bıraktım her şeyi.
Neden?
Çok üzerime geldi her şey.
Çünkü çok savaştım. Çok anlatmaya çalıştım. Böyle bir mücadele yok. Gerçekçi olmayan bir düzenle yani ütopyalarla savaşıyorum, kıyaslanıyorum, alay ediliyorum, küçümseniyorum.
Yapabileceklerime inanmıyorlar, hep bir kanıtlamak zorunda olduğum bir şey var.
Yoruldum.
Bıraktım.
Çok sitem eden oldu.
Ofisi bozmama üzüldüler, işi bırakmama üzüldüler.
Ama çok yıprandım.
O ütopyaların içinde olmadan, o sahtelikten ben bile yoruldum.
O kızı eleştirsen ne olacak?
Bir suçu yok ki.
Yatırımı nasıl aldılar?
Ben gibi realistler değil, öyle olanlar aldı.
Onlara inandılar.
Öyle konuşuluyordu.
Görüyorum çok eleştiren var.
Kendilerine samimiler mi?
Ben o zaman da yazıyordum. İş böyle olmaz, iş insan diyordum.
Bana böyle gözlerini belertip belertip “Ama bu cümleler profesyonellikten çok uzak” dediler.
Çünkü onlar profesyonel, ben şaklaban.
O dönem bana gülenler de kızı eleştiriyorlar şimdi.
Ben sorayım onun yerine?
Madem bu kadar adaletliydiniz, madem bu kadar vicdanlıydınız, o zaman o kız yerine ben gibileri neden alkışlamadınız?
Bu soruyla biraz haşır neşir olun.
Bir şeye değer verirken, bir şeyi yüceltirken önce düşünün.
Para için mi? Değer için mi?
Ne için yüceltiyorsunuz?
Ben bir gün tüm işleri “bir insanın bu kadar üzerine gelinmez” dedim, bıraktım.
Bugün mü?
Sonra birileri, kıramayacağım birileri dürttü beni. Kalk dediler. Geri dön. Çekilme dediler. Kalktım.
Türkiye’den değil ama kilometrelerce uzaktan insanlar.
İnsanlar ama gerçekten.
Ütopyalardan uzak bir dünya çizdik.
Bana bu zamana kadar gösterilmeyen tolerans gösteriliyor, insan olduğumu hissediyorum.
Yalan yok, acımasızlık yok, sahtecilik yok. Maskeler yok.
İnsanlık var.
İnsana dair mazeretler var, acılar var, sevinçler var, hedefler var.
Ama hepsi çok gerçek.
Şefkat var. Vicdan var. Anlayış var.
Her ay görüşüyoruz toplantı adı altında hayatı konuşuyoruz.
Siz Ütopya’nın nasıl olduğunu bir okuyun şimdi. O Ütopya açıklaması da doğru değil. Ama o arkanda o kadar yüklü yatırım sana o cümleleri kurdurur.
Benim kapitalizmim bu demek gibi bir şey.
Var mı öyle bir şey? O sistemin kuralları var. Benimki böyle diye bir şey yok.
Ütopya da o demek değil.
Bir Uluslararası İlişkiler mezunu olarak Ütopya benim çok ilham aldığım bir terim oldu. Gerçek üzeri, gerçeklik gibi geldi.
Yani her kim okuduysa bu yazıyı, kime ulaştıysam; ütopya kolay değil. Ütopik olmak zor. Ben hala mücadele veriyorum.
Yani yeni gelmedim, geri geldim. Çünkü tüm travmalarım tetiklendi. O dönemler aklıma geldi, böyle sinir hücrelerime dokundu.
Hep yazdım eski okuyucularım bilir. O zaman da sesim çıktı. Güldüler, dalga geçtiler.
Neden şimdi yazdın değil? Ben hep yazdım, hep eleştirdim.
Konuşmalarını, çalışma şartlarını, hayatlarını hep eleştirdim. Çünkü o kurdukları sistemle çok çatıştım.
Fiziken de çok tartıştım, kendimden çok büyük insanlarla olan toplantılardan sinirlerim attı kalktım.
Saygının bittiği yerde, benim saygım da bitti çünkü.
Bu sorunlara bağlı problem yaşayanlar geldiler yanıma, dertleştik. O dönemde ellerinden tuttum.
Tutarım.
Gençlere asıl ütopyayı ben çizdim.
Ama diğerleri hep güldüler.
Çünkü o sahteliği o kadar benimsediler ve o kadar çok çıkar ve konum elde ettiler ki, ciddiye alınsaydım eğer her şeyleri sarsılacaktı.
Şimdilerde herkes üzerlerine gidiyor. Bu daha da saçma. Onlar adına üzüldüm. Hataları kendileri olmayı seçmemek oldu. Kendi ruhlarını dinleyen hiçbir insanın zihniyeti de, yapısı da bu olamaz zaten. O sistem onlara bunu konuşturdu.
İşte o sanal gerçeklik dedikleri uzaktan yakında alakası olmayan ütopya böyle kurbanlar yaratır.
Belki de bugün en çok bağıranlar, dün o sistemin içinde yer bulabilmek için en çok çabalayanlardı.
Şimdi ne oldu peki?
İnsan, kendi yaradılışına sadece çıkarı uğruna karşı çıktığı her mücadelede bunu yaşayacak.
Ruh!
Ruhunuzu kaybetmeden var olduğunuz alanlarınız olsun.
Çünkü ütopya bu demek.
Thomas More’un anlattığı ütopyayı bırakıyorum aşağıya. Ekte görebilirsiniz=)
Thomas More Ütopya’yı Nasıl Anlatmıştır?
More’un eserinde tasvir ettiği Ütopya, Güney Yarımküre’de bulunan kurgusal bir adadır. Bu adadaki düzen, o dönem Avrupa’sındaki (özellikle İngiltere) toplumsal sorunlara bir eleştiri olarak sunulmuştur. More’un anlattığı ideal düzenden öne çıkan bazı özellikler şunlardır:
- Özel Mülkiyetin Yokluğu: Ütopya’da para ve özel mülkiyet yoktur. Her şey ortaktır. More’a göre toplumsal eşitsizliğin ve hırsızlığın temel kaynağı paradır; bu ortadan kalktığında suç da ortadan kalkar.
- Çalışma Düzeni: Herkes günde sadece 6 saat çalışır. Geri kalan zaman sanata, bilime ve entelektüel gelişime ayrılır. Tembellik yasaktır ama aşırı çalışma da yoktur.
- Eşitlikçi Şehir Planlaması: Adada 54 şehir vardır ve hepsi birbirinin aynısıdır. Bir şehri gören hepsini görmüş sayılır. Bu, sınıfsal farkların mekânsal olarak da yok edilmesini simgeler.
- Dini Hoşgörü: Ütopya’da farklı inançlara izin verilir, ancak hiç kimse inancı yüzünden cezalandırılmaz (tek şart, bir yaratıcının ve ruhun ölümsüzlüğünün kabul edilmesidir).
- Savaş Karşıtlığı: Ütopyalılar savaştan nefret ederler. Sadece kendilerini savunmak veya zulüm gören bir halkı kurtarmak için savaşırlar.
Neden “Utopia” İsmini Seçti?
Thomas More bu ismi seçerken bilinçli bir ironi yapmıştır. Kitap, bir denizci olan Raphael Hythlodaeus’un (bu isim de Yunancada “boş konuşan” anlamına gelir) ağzından anlatılır.
More, döneminin siyasi ve ekonomik sistemini sertçe eleştirmek istiyordu ancak bunu doğrudan yapmak tehlikeliydi. “Ütopya” ismini kullanarak, anlattığı bu kusursuz dünyanın “hiçbir yerde” olmadığını vurgulamış; böylece bir yandan ideal olanı gösterirken, diğer yandan bunun mevcut insan doğası ve siyasi yapısıyla gerçekleşmesinin imkansızlığına dair ince bir mizah ve karamsarlık katmıştır.
Ütopya benimkiydi, onların değil.
İyi Çalışmalar,
Sevgiler,
Sevgi Müge Keçeci
Not: Bu yazı reklam veya ticari bir amaç gütmemektedir.


Yorumlar Kıymetlidir…