Ortalama Okuma Süresi: 4 dakika
Masaya yatıralım mı?
Bazı insanlar vardır hayatta. Denk gelmişsinizdir; biri hakkında konu açılır. Ertesi gün birden onun hakkında bilgi verir. Bir sonraki zaman konu birinden açılır, bir sonraki gün onun hakkında da bilgi gelir. Ama çok özel bilgiler.
Yani bahsi geçen kişi kendi söylemediği takdirde bilemeyeceğimiz şeyler. Ya kendinden duyduklarını aktarır, ya çok ciddi bir araştırma yapılır.
Genel bağlamda düşündüğümüzde; benim hakkımda da konuşuluyordur.
Ne bileyim. Biri ortak biriyle tanışır, Müge’den konuşur. Konuşabilir. Ortak anılarımızdan paylaşabilir. Bildiği kadarıyla benim hakkımda herhangi bir konudan konuşabilir, konuşuyordur.
Bana göre bu dedikodu değildir. “Geçen gün senden konu açıldı, selamı var” diye de devam eder ve konu burada kapanır. Ne konuştukları onları bağlar. Ne kadar özelimi konuştukları, onların terbiyelerine ve kendi vicdanlarına kalan bir şeydir.
Mesela bir dert vardır biri hakkında.
Üzülürsün. Ben gerçekten bazı kişiler için üzülürüm. Bazı hikayelere üzülürüm. Göz göre göre kendine zarar veren bir davranışı vardır. Konuyu açtığı an fikrimi söylerim. O bunu nasıl alır onu bilemem. Baktım daha da konuyu sürdürüyor, bir kez daha fikrimi söylerim.
Baktım fikrimi söylemek hiçbir şey ifade etmiyor. Bir yakınıma danışırım; karşımdaki kişiye nasıl yardımcı olabileceğim hakkında. Baktım ki çaresizim bir yol bulurum.
Varsa bu konuda uzman bir arkadaşım ya da uzman bildiğim biri yönlendiririm. Konu benden çıksın, kendi yolunu bulsun diye.
Belki de paylaştığı şeyin içinden çıkamam, varsa bir arkadaşım daha önce aynı konudan muzdarip, onunla bir araya getirmenin yolunu ararım.
Nasreddin Hoca hikayelerinden aslında “Bana eşekten düşeni getirin” felsefesi benim için kıymetlidir. Aynı sorun içinde çözüm bulunabilmişken, tekrar birinin kaybolması beni rahatsız eder.
Ama baktım ki her şeye rağmen sorunu olan kişi her türlü yardıma rağmen değişmiyor. Uzaklaşırım. Çünkü o, o sorunu bir dikkat çekme çabası olarak kullanır. O sorunla bir yer ve tanım bulmaya çalışır bu hayatta. Onu anlarım.
O da ayrı bir konudur.
Gelelim fazlaca insanların hayatlarını deşen insanlara.
Konu şöyle ilerler.
Birinden konu açılır, o dinler. Dinler üzerine de çeşitli doneler alır. Bu konuyu araştırır, soruşturur. O kişi hakkında pek çok veri toplar.
İnsanların hayatlarıyla bu kadar ilgilenen insanlar, senden aldığı bilgileri de aynı ivedilikle paylaşır.
Bu büyük bir mesai aynı zamanda. Herkes hakkında bilgi toplamak, özellerine kadar öğrenmek, ardından bunu “ben her şeyi” biliyorum olarak ortamlarda sunmak. Bir seferinde dayanamayıp “ben merak etmiyorum” dediğimi hatırlıyorum.
Bunun aslında bir nedeni daha vardır. O kişi çeperdedir. Yani sosyal çevresinde bir şekilde bir ilişkisinin çatıştığı bir kişidir. Onun belirli zaaflarını bilmek, onun belirli eksikliklerini bilmek onu yönetebilme gücü de verir.
Böyle insanlar tehlikelidir.
Hiç şaşmıyor. İnsanların hayatıyla bu kadar ilgilenen insanlar, genellikle kendilerinin çok farkında olmayan insanlardır. Kendi hayatlarında çözmeleri gereken o kadar sorun varken, onları görmeyip başkalarının dertlerini, zaaflarını kendilerine konu mezesi yaparlar.
Herkes, herkes hakkında konuşur. Konuşmam diyen münzevi hayat sürdürdüğünü iddia eden kimseye çok inanmam. Çok beylik laf edenlere çok inanmam ben. Çünkü o münzevilikte tevazu vardır, büyük konuşmamak vardır. O şekilde yaşayan insanlar da ahkam keserek büyük büyük, sesli sesli bunu dillendirmezler.
“Bize ne?” der geçerler ama gerçekten dediğinin arkasındadır. Hayatından anlarsın gerçekten onluk hiçbir durum yoktur.
Bu başka bir mevzu. O da biraz ermişlik seviyesidir. Başka bir mertebedir. O da ayrı bir konudur. “Fenafillah” vardır; Ebu Said el-Harraz’la başlar ve Bayezid-i Bistami tanımı üst noktaya taşınır. Nierzsche’nin de bir tanımı vardır; “Übermensch” der, Abdülkerim el-Cîlî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi düşünürlerde “İnsan-ı Kamil” der. Sri Aurobindo ileri taşır ve “Supermind” der.
Tüm bu terimler aslında her şeyin ötesinde, insanın üst seviyede kişisel tüm egolarından arınıp, hatasız ve günahsız bir yaşam sürmesini idealize eder. Bunu tanımlar.
Bunlar çok ayrı boyutlardır. İdealize boyutlardır. Erebilen ne âlâ. Hepimizin de aslında hayatta amacının bunlara yakın bir yerlerde olmasına inanırım.
Laf açılır bahsi geçer. Olur. Ama özellikle bu bilgilerin peşine düşen insanlar vardır. İşte onlar tehlikelidir. Yeni bir insan sekmesi açılır.
Hayatımın hiçbir döneminde hiçbir insan için bu gibi eylemler içine girdiğimi bilmiyorum.
Ama ben bilmiyorum.
Merak etmiyorum.
Mesela birinin o çok özel hayatı, ev yaşamı beni ilgilendirmiyor.
Sevgili olacağım insan da bile aynı olur bu durum. O anlatmadığı sürece benim ilgi alanımda değildir.
“İnsana ilgi merakla başlar” konusu biraz yanlış anlaşılıyor gibi bence. Evet, meraktır. Ama daha önce ne yaşadığı, daha önce ne yaptığı vs. değil. Şu an karşımda olan insanın bana anlattıklarına binaen kafamda oluşan sorulardır merak. Karşımdaysa ona sorarım.
Ama merak dediğimiz onun arkasından dolaşıp, çevresindeki insanlara onu sorup, bazen ileri gidip özel eşyalarını karıştırmak ilgiden değildir. O başka bir sorundur.
O bunu yapan insanın sınırlarını bilmemesidir.
Bazı şeyleri de bilmemek gerekir. Bunları bilmemek de ayıp değildir.
Bunları bilmemek ilgisizlik de değildir.
Ben böyle insanlarla konuşmayı bıraktım.
Başkalarının hayatını fütursuzca fazlaca eşen insanlardan yoruldum.
Ama insanların geneli için bu normal olmuş. Böyle değilsen sevmiyorsun, böyle değilsen yalnız kalırsın, böyle değilsen masalarda konuşacak konu bulamazsın.
Bana göre değil.
Kendi kişisel keşiflerimiz olmadığı için, başkalarının daha “gündem olacak” hikayelerini merak etmeyi seçiyoruz.
Halbuki bir kere kişisel gelişim paylaşımı yapsalar, ne kadar doymuş kalkacaklar oturdukları masalardan.
Merak güzeldir ama. Mesela o kaldırımda her gün bir şeyler satan birini merak etmek güzeldir. Mesela bazı sistemlerin neden öyle çalıştığını bilmekte güzeldir.
Güzel olmayan insanların özellerini merak etmektir.
Ama en güzeli önce kendini merak etmektir.
Kendini merak etmek, kendine özenmeyi gerektirir. Ama kendine özenmek zordur. Kendini tanımak bu dünyanın en zor işidir. Kendinle barışmak mesela. Çünkü bunların sonunda bir ödül vardır; kendini sevmek.
İnsanın en zor sınavı kendini sevme sınavıdır. Bu sınav için de kendinin her halini çok iyi gözlemlemek gerekir. Bunlara aşamalı olarak ilerler.
Sonra aileni, sonra çevreni…
Zordur tabii.
Ama mesela falancanın bilmem ne sorunu her zaman için sözlü bir çekiştirme olacağından, eylemsel herhangi bir çaba gerektirmeyeceğinden, bunu masaya yatırmak her zaman için çok daha kolay bir yoldur.
Şimdi dedikodu nedir?
Sizce?
Sevgiler,
Sevgi Müge Keçeci
P.S. Yazının hiçbir yerinde reklam yoktur. Ben bir uzman da değilim, şahsi görüşlerimi yazdım.


Yorumlar Kıymetlidir…