Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika
Benim bir hayat mottom vardır: “Bilenin bilmeyene borcu vardır“. Buna inanırım. Saklamayı sevmem, gizliliği çok özel ve mahrem değilse paylaşmamayı sevmem. Anlatırım ben. Herkese, her şeyi.
Bir süredir mezun olduğum okula olan manevi borcumu, ben gibi gençlere kariyerimi anlatarak ödemeyi seçtim. Gönüllü olarak gidiyorum ve onlara kariyer hayatımı, mezun olduğum bölümü anlatıyorum.
Ben okurken o kadar önemli değildi ama mezun olduktan sonra özellikle son birkaç senedir inanılmaz popüler bir bölüm oldu: Uluslararası İlişkiler.
Ben de talep oldukça kariyer günlerine katılıyor onlara hikayemi, bu bölümü nasıl seçtiğimi ve okul sonrası neler yaptığımı ve onların nasıl yol alabileceğini anlatıyorum.
İlk sunumum Florya kampüsündeydi. Sanki kampüsler ve lokasyonlar da özellikle seçilmiş gibi. Florya benim çocukluğum için çok anlamı olan bir semt. Babam her hafta sonu bizi orada bir restorana götürürdü. Ondan sonra gidince de hep sanki kalbim sızladı.
O gün o okula giderken, o restoranın yolundan geçtik. Sonra kampüse girdim. Kocaman bir konferans salonu. Belki 100 kişi, belki daha üzeri. 8’inci sınıf ve tüm lise öğrencileri orada.
Topluluk önünde sorun yaşamam konuşurken, heyecanlanmam. Ama semt çok manidar oldu. Yolda gelirken kalbim sızlamıştı çünkü. Konuşmamı yaptım, yaparken sevimli bir genç sağ olsun sürekli laf atarak güldürdü beni. Ben o heyecanımı attım.
Dün ise Nişantaşı kampüsündeydi.
Sunumumda, eğitim hayatımı da bolca andığım için konu dedem ve babama da geliyor haliyle.
Sınıftaydı bu defa, iki seans. Yani aynı hikaye iki kere anlatılacaktı.
Sınıfa girdim. U şeklinde sıralar. Hepsi meraklı gözlerle bana bakıyor. Arka dörtlü olmamış ama dört tane delikanlı yan yana dizilmiş.
Sınıfta kalan biri olduğumdan, o dörtlüleri de iyi biliyorum haliyle. Gülümsedim. Derken rehberlik öğretmeni geldi ve “Müge Hanım dikkat edin” dedi gülerek. Ben de hiç yabancısı olmadığım bir ekip olduğundan bahsettim. Boşuna kalmadım heralde sınıfta=)
“Hiç merak etmeyin. Ben o dilden konuşuyorum” dedim, güldüm. Aslında neden öyle olduklarını biliyorum çünkü.
Sonra bir görevli öğrenci “Cam açalım mı?” diye sordu. O soruyla cama doğru bakınca cami minaresiyle karşılaştım.
Teşvikiye Camii.
Ben o camiiden çok ağlayarak ayrıldım. Hikayemi anlatmaya başlarken sesim titredi.
Bir an konuşamayacağım sandım. Boğazım düğümlendi. Sonra kendimin ne yaptığını bakıp gençlere baktım gülümsedim.
Ben en son o camiye 2007 senesinde girmiştim.
Dün aslında hayat bana “Ağladığın yerlerde gülme vakti” diyordu belki de.
Dün belki de onlar emeklerinin ve çabalarının nasıl biri yarattığını bir yerlerden izliyorlardı.
Belki de onlarda bir yerlerden hikayemle gurur duyuyorlardı.
Konuşma sırasında okulumun mottosu geldi aklıma:
“Önce iyi insan yetiştirir“.
Milyonlar kazanmadım, milyonlara hitap etmedim. Küçüklü, büyüklü kalplere ve hayallere dokundum her zaman.
Gençlere mi?
Onlara sadece kariyer anlatmadım. Hayallerimle gerçeklerin örtüşmeyişini, kendimi seçişimi, gece gündüz demeden çalışmayı, ailen kim olursa olsun kendine kariyer inşa etmeyi, hayatta hiçbir şeye çok güvenmemeyi, başarılarımı, başarısızlıklarımı, cesaretimi ve cesaretsizliklerimi…
Olduğu gibi.
Belki arkadaşlarımın bile bilmediği şeyleri anlattım.
Onların anlayabileceği bir dilde…
Konuşmamın en sonunda ise minik bir abla tavsiyesi verdim.
Hepsinin iki seansta da bakışları çok anlamlıydı.
Ben onlara aslında ne okurlarsa okusunlar, hayatta başlarına ne gelirse gelsin, kendilerini yeniden ayağa kaldırabilecek yetenekler kazanmaları gerektiğini anlattım.
Toplamda iki seansta 40-50 kişi arası bir toplulukla konuşmuş oldum.
Arka dörtlüyle güzel anlaştık. Bölüm Uluslararası İlişkiler olunca konu hepimizi sardı. Güncel konular tabii ki gündem oldu. Altını da konuştuk, savaşı da. Güldük, eğlendik, yer yer uzaklara daldık, yer yer sessiz kaldık, yer yer düşündük.
Ama en sonunda üç kişi Uluslararası İlişkiler bölümünü düşüneceğini belirtti. Bir tanesi “Ben kararımı verdim, bu bölümü okuyacağım. Kendinizi ne güzel yetiştirmişsiniz” dedi.
Ama bu bölümü seçmeyecekler de: “Kariyer hayatımı, hayatımla paralel anlatmamı çok faydalı” bulduklarını belirtti.
Küçük görünen kocaman insanlar hikayemi o kadar güzel anlamıştı ki, o dörtlü bile.
Gençler dün bana çok başka şey öğrettiler dün.
Belki ben de onlara.
Sınıftan çıktım. Toplu fotoğraf çekimi için aşağı inecekken merdivenlerden düştüm.
Baya kaya kaya indim.
Düştüm bir öğretmen kaldırdı beni ayağa. Müdür yardımcısının odasına kadar götürdü.
Sonra hep beraber oturduk halime güldük.
Derken çok başka bir şey oldu.
Müdür yardımcısının odasında dinlenirken, tanıdık bir yüzdü. “Sizi nereden tanıyorum?” dediğimde bizim kampüsümüzden bir öğretmen olduğunu bulduk.
Derken lise anıları depreşti, bir öğretmenle 20 sene sonra, tam 20 sene sonra bizim dönemimizin haylazlıklarını konuştuk.
Yeni nesil de bizi dinledi. Biz anlattık onlar güldü.
Her şerde bir hayır vardır oldu. Belki fotoğraf çekimine inseydim, o öğretmenle karşılaşmayacak, o kadar eğlenmeyecek ve gençlerle nesiller arası bir okul anısı biriktirmeyecektik.
Benim düşmem, onların da benim de şansım oldu.
Çok eğlendik hep beraber.
En son ben, benim ilk sınıf öğretmenim olan, kaldığım sene de müdür yardımcımız olan ve şimdi de o kampüsün müdürü olan öğretmenimi ziyarete gittim.
O benim elimden tutup, aslında kalmanın kötü bir şey olmadığını anlatandı.
Tıpkı düştüğümde kalkmam için yardım eden öğretmen gibi. Hakan Hoca bana kaldığım sene desteğiyle manen; “Kalk, yeniden başlıyoruz” demişti. Düştüğümde de ironik oldu. O öğretmen de sanki “Kalk yeniden başlıyoruz” demişti.
Hakan Hoca belki de bana o dönem, benden çok inanandı.
Bir şey değişmemiş. Öğrenciler hala onu çok seviyor.
Biz de çok seviyorduk.
Yanına oturdum, planlarımdan projelerimden bahsettim. Yanında otururken 19 sene önce de, odasına gidip dertleştiğim günleri hatırladım. O zaman da ona okulla ilgili projelerimi anlatıyordum. Bazı şeyler hiç değişmiyor.
Numaramı bir rakam farklı söyledi ama normal. Arkadaşlarımı anlatırken numaralarıyla andı.
Biz ilk mezunlarıydık.
Yanından ayrılırken ayağım ağrıyordu, canım yanıyordu hala ama ben çok kıymetli anılar biriktirip çıktım okuldan.
Ama en zoru o minareyle göz göze gelip babamı ve dedemi anarak hikayemi anlatmak olmuştu.
Ama bugün zor olanı yapmazsam, yenilerini yazmak için cesaret etmezsem eğer ilerisi benim için çok daha zor olurdu.
Düştüğün yerden kalmasını bileceksin, bunu da sana küçükken büyüklerin öğretecek. Kaçmamayı bileceksin, korktuğunla yüzleşmeyi, o düşüşün aslında sana nasıl farklı kapılar açacağını hiç unutmayacaksın.
Seneler önce gözyaşlarıyla ayrıldığım o avlunun minaresine bugün minnetle gözlerim gülerek bakıyordum.
Hepsi düştüğüm yerden kalkarak olacaktı. Bunu çok küçük yaşta bildim. Öğrendim. Destek almaya hiç kapamadım kendimi. Bilenin kılavuzluğuna güvendim.
Çok çabaladım ama.
Kendi yolumu çizmek için çok hırpalandım.
Bugüne kadar onların ismini hiç zikretmedim hiçbir yerde. Kimseye, kimin kızı ya da torunu olduğundan bahsetmeden kendi kimliğimi oluşturmak için çabaladım.
Kimse onları bilmedi, içimde taşıdım hep onları kariyer hayatımda. Ama onlardan miras aldığım manevi güçlerle yoluma devam ettim hep.
Dün onları sesli sesli anlattım.
Hayatta bir zaman gelir ve köklerin çağırır seni. Bazı yarım kalanlar aslında sana miras bırakılmıştır ve sen bunu yolda farkedersin.
Artık sesli sesli anlatıyorum onları.
Belki yaşım çok yok ama yaşadıklarım birçok akranımın çok ötesinde. Biraz şey gibi aslında. Hani akranlar arasında boyu uzunlar vardır. Kocaman çocuk dersin ama yaşı küçüktür, kocaman kocaman çocuğun küçük çocuk gibi davranmasına şaşırırsın.
Tipim küçük, yaşım çok büyük değil ama yaşadıklarım, yaşımdan büyük.
Ön yargı işte.
Sevgiler,
Sevgi Müge Keçeci
P.S. Yazının hiçbir yerinde reklam yoktur. Bu etkinliğe de işbirliği diyelim. Herhangi bir ücret almadım. Bu yazı da öyle, benim gönlümden geldi. Yazıda da herhangi bir işbirliği ya da reklam yok.


Yorumlar Kıymetlidir…