Dijital Diva Podcast | Bölüm: “Analog Ruhlar, Dijital Dünyalar”
*” Bu yazıda herhangi bir reklam, işbirliği ya da ortaklık yoktur”.
Bugün sizi bugünün hızlı akışından çekip, zamanın daha yavaş aktığı o tozlu ama parıldayan yıllara götürmek istiyorum. Hani piller bitmesin diye walkman kasetlerini kalemle sardığımız, biten pilleri ‘belki biraz daha gider‘ diye dişlediğimiz o günlere…
Sokakta bağıra çağıra oyun oynadığımız o günlere…
Belki de sokakta oyun oynayan son nesil temsilcilerinden biri olarak o özlediğimiz yıllara…
Özlediniz mi?
Ben Sevgi Müge Keçeci, siz dinleyenlerle bugün sadece anılardan değil, o anıların ruhumuzda bıraktığı o derin izlerden konuşacağız.
“Kolektif Samimiyet ve Yer Yatakları”
Geçtiğimiz günlerde ilk kez bakkala tek başına giden bir çocuğun annesi tarafından çekilen görüntüsü viral oldu. O mutluluğu, heyecanı görmeye değerdi. Siz o günü hatırladınız mı? İlk kez bakkala tek başına gitmek…
Ne büyük bir gurur, ne büyük bir başarıydı? Aileden ayrı tek başına durabilecek, artık tek başına bir şeyler yapabilecek olmanın verdiği o his? O resmi ama sözlü bireyselliği elde etmenin verdiği o mutluluk… Hepimiz biliriz. O ilk Gün, ben sonraki günler için tek başıma bakkala gidip harçlıklarımla ne alabilirim planı yapmıştım dönüş yolunda. Ya siz?
Yatılı misafirler vardı. Yatıya gelenler. Saatlerin yani o ziyaret süresince zamanın izafi olacağı günler demekti. Ya bayramlardı, ya tatiller… Erken yatmak yok, ders çalışmak yok, özgürce ailelerimiz tabiri ile “tepinmek” var.Her ev aynı değildi. Küçüktü evlerimiz eskiden. Yer yetmezdi. Bir de daha kalabalıktık biz çocuklar, kuzenler…
Yatıya gelen kuzenler ve o devasa yer yatakları. Hatırlar mısınız? Annelerimiz o pamuk yorganları yan yana dizerdi. Aslında sosyolojide buna ‘Sosyal Sermaye‘ deniyormuş. Yani bireysel değil, kolektif bir yaşam. O günlerde o yatakta yan yana yatarken hissettiğimiz o ‘temel güven‘ duygusu… Bugün devasa güvenlikli sitelerde yaşıyoruz ama o huzuru bulabiliyor muyuz?
Bulmak isteyen yine buluyor. Biz hala evimizde o günleri yaşatıyoruz. Hala yatılı kalmaya gelenler var, hala tabaklar boş gelmiyor, bir evde düğün varsa eşyalar taşınıyor, bir evde acı varsa paylaşılıyor. Ama tabii eskisi kadar katılan yok. Çocukluğumuzdaki gibi bir katılım yok ama bu katılım da güzel.
Çok önemli. Bunları bir sonraki nesle iletmek. Ruh bu, bizim ruhumuz bu. Aksi bizi rahatsız eder.
Peki kurulan çadırlar? Geçtiğimiz sene kuzenimin kızını bıraktıklarında ona çadır kurdum en son. Ben de girdim onunla. Aslında çadır, bakkaldan da önce bireysel olarak ailemizden ayrı bir alan arayışına girdiğimiz, ayrı eve çıktığımız ilk günler değil mi? Bence öyle.
- Sizin çocukluğunuzda o yatıya gelme seanslarından aklınızda kalan en canlı görüntü ne? Belki fısıldaşırken duyulan o ‘susun artık’ uyarısı?
- Psikolojide ‘Güvenli Bağlanma’ dediğimiz şey sadece anneyle değil, o kalabalık sofralarla da ilgiliymiş. Sizce biz bugün çekirdek ailelerimize, hatta telefonlarımıza hapsolarak bu güveni kayıp mı ettik?
Yorumlara bekliyorum.
Ne diyor İlber Ortaylı?
‘Çocuğunla kahvaltı etmeyeceksen, o sofraya beraber oturmayacaksan çocuk yapmayacaksın. Bir ailenin çocuklarına verebileceği en büyük terbiye, birlikte yenilen akşam yemekleri ve pazar kahvaltılarıdır. O sofrada sadece yemek yenmez; o sofra bir mekteptir. Çocuk orada konuşmayı, dinlemeyi, görgüyü ve aile bağını öğrenir.”
Hatırlar mısınız Pazar kahvaltılarını?
Bizim evde Pazar günleri tam olarak sıralasıyla anlatıyorum şöyleydi;
Sabah o zaman da çok erken kalkardım. Çizgi filmler biterdi. Aileme kahvaltı hazırlardım. Onlar da anca kalkardı, kahvaltı edilirdi, Kırmızı Koltuk vardı. Annem sofrayı toplarken, biz babamla onu izlerdik. Sonra dışarı yemeğe gidilirdi. Orada dedem ve babaannem ile buluşulurdu. Eve gelmek için dakikalar sayardık. Gözlerinin içine bakardık çay içmesinler diye sanki inadınaymış gibi bir de çay içerlerdi. Eve gelirdik buruk olurduk çünkü ertesi gün Pazartesi yani okul var demekti. Hemen banyo yapılır, pijamalar giyilir, Bizimkiler izlenir, Bizimkiler izlenirken de her hafta itinayla papatyalı tabaklara şaşırırdık. Neredeyse her evde o papatyalı tabaklar vardı. Dizinin bitmesiyle birlikte doğruca yatağa gidilirdi. Pazara ders kalmazdı. Öyle tembihlenirdik.
Nasıl yaşadınız mı o zamanları? Gittiniz mi o Pazar gününe?
Alıveriş merkezi yoktu, sabahtan akşama alışveriş yoktu, sorumluluk vardı, aileyle birlikte olma vardı. Kuyruğu kesikler gibi sokakta dolaşmak yoktu. Moda olsun o günler? Olsun mu? Yazın olsun diyenler yoruma yazsın, nedenini de yazsın=)
“Cipten çıkan oyuncaklar, Sanal Bebekler ve Can Sıkıntısı”
Hem cips yiyorsun, hem hediyesi var. Nar gibi. Pazardan aldım bir tane, eve geldim bin tane. Bizim narımız da cipslerdi o zaman.
Cips bahane ama o paketlerinin içinden çıkan yuvarlak cisimler için verdiğimiz o büyük savaş…
Ya o Sanal Bebekler? Aç kalmasınlar diye gece uykumuzdan uyanıp yemek yedirirdik. Ama bir detay var: O zamanlar canımız çok sıkılırdı. Çünkü hala dünya bu kadar hızlı değildi ve bu kadar seçenek yoktu. Canımız sıkılır, sıkıntıdan icatlar çıkarırdık.
Ve biliyor musunuz, bilim buna ‘Default Mode Network‘ diyor. Beynimiz hiçbir şey yapmadığında yaratıcılık kaslarını çalıştırırmış.”
- Eskiden o uzun yaz öğleden sonralarında ‘yapacak hiçbir şey yokken’ bulduğun o en saçma ama en yaratıcı oyun neydi?
- Şimdi her boşlukta telefona sarılıyoruz. Beynimizin o ‘hayal kurma hakkını’ elinden alıyor olabilir miyiz? Tasolarla kurduğumuz o stratejik zekayı bugün hangi uygulama verebilir?”
“Rosy Retrospection: Neden Bu Kadar Özlüyoruz?”
Sosyolojik bir gerçek var: Biz 90’lar çocukları, analog dünyada doğup dijitalde büyüyen son ‘köprü’ kuşağız. Psikolojide buna ‘Rosy Retrospection‘ yani geçmişi pembe gözlüklerle hatırlama deniyor. Beynimiz o dönemki zorlukları filtreliyor ve sadece o güvenli anları bırakıyor. Belki de 90’lar o kadar mükemmel değildi ama biz o zamanlar ‘daha bütündük’. Kötü şeyler yok muydu? Vardı. Fazla tepinmenin sonu “anne terliğiydi”. Ceza yokmuş, şimdi. Yasak yokmuş. Şimdiki çocukların yerinde olsaydık belki dünyayı ele geçirebilecek zekaya sahipken anne terliğinden kaçma stratejileri ile kafamızı yorduk:)
- Televizyonun üzerine dantel örtüldüğü, pazar akşamları o ‘banyo yapma’ ritüelinin olduğu o dünyada, eşyalarla kurduğumuz bağ daha mı kıymetliydi?
- Bugün her şeye sahibiz ama bir şeylerin eksik olduğu hissi… Sence o eksiklik o ‘analog samimiyet’ mi?
“Filtresiz Bir Hayat Mümkün mü?”
Bugün biliyorum ki; o kaseti kalemle sardığımız anlardaki sabır, bugünkü ‘hızlı tüket‘ kültüründen çok daha öğreticiydi. Ya da belki de anten kablosu olmadığında bir kalem konulan televizyondan ya da radyodan bir şeyler dinlemek belki de mucitliğimizin ilk adımlarıydı. Hatırladınız değil mi?
Seneler sonra 2000’li kardeşimin arkadaşlarına okullarında destek vermeye gittiğimde bir televizyonun anten kablosu yokmuş, tükenmez kalem verin dedim. Tuhaf tuhaf baktılar. Anten kablosunun yerine tutturalım kanal açılır dedim. Farklı bir yerden geliyormuşum gibi hissettim, taş devrinden aralarına katılıyormuşum gibi baktılar. Televizyon gösterince çok şaşırdılar, ben televizyonu icat eden biri gibi oldum.
Aslında biz belki de hayatta kalma becerilerini geliştirebilen son nesil olduk. Kendi kendine çözüm üretebilen, kendi kendine iş becerebilen son nesil miyiz acaba? Belki de onların her şeye çok rahat sahip olabilmelerini, ceza almamalarını ya da yasaklarının olmamasına belki zaman zaman içleniyoruz. Ama acaba annelerimiz bizi gördükçe ne hissetmişlerdi?
Sanal oyuncaklarımızı gördüklerinde, cips yiyebildiğimizi ve o cipsin içinden çıkan oyuncakla ne kadar sevindiğimizi?
Ne diyor rahmetli Muazzez İlmiye Çığ:
“Sümer tabletlerinde bile ‘Bu gençlik nereye gidiyor?’ yazıyor. 5 bin yıldır gençlik bir yere gitmiyor, hayat akıyor. Mühim olan onlara ne verdiğimizdir.”
Mühim olan çocuğunuz olsun ya da olmasın, kendinize ne verdiğiniz. Bu devirde, o bildiklerinizle kendinizi nasıl ödüllendirdiğiniz…
Sevgili dinleyiciler, bugün kapatırken kendinize bir iyilik yapın. Telefonunuzu bir kenara bırakın, sadece 5 dakika canınızın sıkılmasına izin verin.
Anneannem ve annem canımız sıkıldı dediğimizde canınıza pencere açın derdi, siz de canınıza bugün o senelerden bir anı ile cam açın=)
Hazır kar var, hazır ortam nostaljiye uygunken, hazır romantize edilecek bir atmosfer bizi beklerken geçin camı gören rahat bir koltuğunuza bir yandan kar yağışını izlerken geçmişe bir dönün bakalım zihniniz sizi hangi çocukluk sokağına götürecek? Bir sonraki bölümde, kalbimizin başka bir köşesini aralamak üzere.
Bu arada Dijital Diva; YouTube ve Spotify’da. Linkleri aşağıda bulabilirsiniz.
YouTube: https://www.youtube.com/@MugzTheBlogger/podcasts
Spotify: https://open.spotify.com/show/279BKJIEWutEhHjzobA0xV?si=8d9278f287234661
Instagram: https://www.instagram.com/dijtaldiva/
Hoşça kalın.
Sevgiler,
Sevgi Müge Keçeci


Yorumlar Kıymetlidir…