Ortalama Okuma Süresi: 8 dakika
Giriş Notu: Uzun bir yazı serisi olacak. Şimdiden uyarayım=) Bir de, devamı var.
Aileden tekstilciyiz biz.
Tüm krizler ayrı ama 2002 krizi çok etkiledi hepimizi.
O dönem çok büyük dersler alındı. Babam ise daha fazla riske girmeden fabrikayı kapattı o sene.
Türkiye’nin ilk suni deri fabrikasını 32 sene sonunda bir krizle kapattı. Tüm çalışanların hakkını vererek kapattı. Çok büyük işletmeydi.
Öyle bir işletme ki, son gününe kadar maaş artı her ay et dahil erzak dağıtılırdı. Eşitlikçi ve sosyalist tarafım onlardan geliyor. Dedem ve babam bereketin paylaşarak artığına inanırdı. Onlar çalışanlarımız değil, abilerimiz, ablalarımız yol dostlarımızdı. Öyle görürlerdi, öyle görmeyi öğrettiler.
Neyse bunu bir zaman uzun uzun anlatırım.
Zamanının ötesindeydi babam da, dedem de. Geleceği süzüyorlar, görüyorlardı. Trendleri hissediyorlardı. Bu da öyle meditasyonla değil, çok araştırarak, dünyayı anlamaya çalışarak oluyordu.
Babama da “Saçma şeylerle uğraşıyorsun” çok dendiğini bizzat hatırlıyorum.
Sene oldu 2025, söylediği şeylerin hepsi tek tek hala geçerliliğini koruyor.
Doktor aileler derler ya çocuklarına “Aman doktor olmayın“. Babam da bana sıkı sıkı tembihledi, uzak dur tekstilden diye.
Zaten çocuk aklımla o sıkıntıya değmeyeceğini anlayıp uzak durmak için kendime ayrı bir yol çizmeye karar vermiştim, ta ne zaman.
Seneler geçti. İçim durmadı. Sürekli aklıma fikirler geliyor, tasarımlar geliyor. Açıklar buluyorum. Çizerken, tasarlarken buldum kendimi.
Yavaş yavaş başladım. Pandemi sonrasında ise çok daha büyük bir açık farkettim. Başladım çalışmaya.
Öğrenci gibi.
Yeteneğim var. Farkındayım. Elimden geliyor. Ama terim bilgim yok. Oturdum öğrenci gibi hepsini hatim etmeye başladım. Çünkü hayal gücün neye izin verirse olur bir alan.
Belirli kurallar var. Ama olmazı yok!
Olur.
Ben zaten “olmaz öyle” diyene biraz takığım. Nasıl olmaz? Olur!
Tasarım bu. Olmazı olur mu?
Canın istemezse olmaz, vizyonun yeterli değilse olmaz… Sıralar gidersin.
Dedem inatlaşmış, babam çabuk havlu atıyordu. Ama ben bildiğim uğruna mücadele ederim, yılmam.
Bu süreçte pek çok şey gözlemledim, öğrendim.
Bizim ülkeden neden marka çıkmıyor? Anlatayım kısaca.
Çünkü son 3-4 senedir hiç olmadığı kadar haşır neşirim bu sektörle. Her zamandan daha fazla.
Kısaca bahsedeyim.
1- Canımız isterse çalışıyoruz.
2- Tek seferde fazla para almayı, düzenli para almaya tercih ediyoruz.
3- Dünya umrumuzda değil. Dil öğrenmeyi geçtim, dünya trendlerinden bir haber kopyala yapıştır fason üretim delisi olmuşuz. Yapanı ya da yapmak isteyeni de aşağılıyoruz.
4- Orjinallik yok. Değiştir yap. Yeniden sun.
5- Dinlemiyoruz. Genel olarak.
6- Kendi ilgi alanımızda değilse kesinlikle mantıksız buluyoruz.
7- Sahiplenmiyoruz. Ne çalıştığımız sektörü, ne iş yerini ne de başka şeyi. Önemli olan paramızı alıp çalışmak.
8- Proje geliştirmek = icat çıkarmak. Gereksiz. Küstürüyoruz.
9- Denemeye korkuyoruz. Deneme riskini almaktan kaçıyoruz.
10- Yaşam standartları o kadar ağır ki, kendimizi geliştirecek alan açamıyoruz.
11- İmkanımız olsa da o avm’lerde gezmek daha cazip geliyor. Sektör dışında hiçbir ilgi alanımız yok. Ama sektörün bağlı olduğu kollara da pek yok.
Daha önceleri oturduğun yerden anlatıyorsun, kolay diyorlardı. Kalktım baktım. Daha farklısını gözlemlemedim. Maalesef.
Çok uzun bir yazı dizisi olacak. Ama yazmak zorundayım. Dışarıdan aslında yabancı ama çokta yabancı olmayan biri olarak.
Önce başka bir tanıdığım için yabancı olduğundan onunla gezmeye başladım. Bu süreçte çok kez, çok farklı insandan “çok yeteneklisiniz“i çeşitli şekillerde işittim.
Ailen, tanıdıkların söyler ama seni hiç tanımayan insanların yanında anlattıkların sonrası bu onayın verilmesi çok daha farklı bir his. Bu konuda seneler içinde çok cesaretim kırıldı. Ama kendime inancım hep tamdı. Birçok işle uğraşırken, bir şeyler hep arka planda benim içimde devam ediyordu. Çok anlattım ama sonrasında sessiz kalmayı ve kendimce yollar aramaya başladım.
Bu ziyaretler sırasında birkaç firmayı gözüme kestirdim, kendi işim için. Çalışma prensipleri, ürettikleri ürünün kalitesi vs. Attım hafızaya.
Zaman geçti.
Kendimce bir proje geliştirdim.
Az stoklu. Marka. Yerli bir marka. Çalıştım. Çalışıyorum.
Birkaç duyuru sonrasında dünyaca ünlü markaların tasarımcılarının dikkatini çektim. Özel mesajlar aldım, beğeniler aldım.
Doğru yoldaydım.
Devam ettim.
Başladım ziyaretlere.
Hepsinden kibarca geri çevrildim. Nedeni basitti. Minimum üretim istiyordum.
Kalite, tasarım, dünyaca ünlü bir olay olma işi çok dikkate alınmadı. 2.000 üzeri dendi. Her görüşmede. Hatta bir sponsorluk tarzı bir görüşmede ufakta aşağılandım. “Bu fikri herkes geliştirebilir” dendi.
“Sene 2025 olmuş ama geliştirilmemiş. Demek ki, herkes geliştiremiyormuş” dedim. İçimde mi kalacaktı?
Bu aşağılamak. Bu sen daha iyisini yapma diye inancını ve direncini kırmak. Bunun için çabalamak.
Tek tek ziyaret ettiğim tüm tekstil firmalarına yalvarmıştım “Az üretin, parasından değil, ürün ziyan olmasın. Yeni girişimciye destek olun” diye.
İki sene öncesiydi. Hiç unutmuyorum altını çize çize söyledim. Küçük üreticiyi küstürmeyin. Niş ve kaliteli iş yapmak isteyen kendi ülkemizin insanlarına kol kanat gerin. Portekiz, Mısır ve Almanya’da küçük siparişler alan çok kaliteli yerler büyüyecekler, büyükleri de kaçıracaksınız dedim.
Güldüler.
Ben de güldüm.
Sürpriz değil ki.
Bu durum, bu ülkenin ekonomisi ile ilgili de değil ayrıca.
Onlara kabaca şunu anlattım.
“Tek üretilen araç x markası olsa. O da 3.000.000 TL olsa ama herkesin eşit geliri olmasa, yan ülkede de 100.000’e aynı kalitede ürünler olsa, üretilse, 100.000’i alabilecek adam nereye gider?“
Müşterilerini sordum, hepsi yabancı. Yerli çok az çünkü yerliye üretim az.
“Peki, bu yabancılar onlar fiyat kırarsa size devam eder mi?“
“Bizim tekstile bir şey olmaz” dendi.
Doğrudur dedim.
Konuştuğum kişi benden 10 yaş kadar büyüktü. 40 yaşında olsa, 20 senedir çalışıyor olsa, ben fabrika konularını dinlemeye başladığımda 5-6 yaşlarımdaydım. Dedem anlatırdı iş akışını. Babam 17 yaşımdayken vefat etti.
Türkiye’nin en büyüğüydü. Hammadde İsviçre’den gelirdi. Ürünler de buradaki çok iyi bir firma dışında hep yurt dışına özellikle Almanya ve Rusya’ya giderdi.
Ama dedemin bir sözü vardı: “En kalitelisini yaparım, müşteri ayırmam, hakkını veren alır“. Felsefesi vardı.
Gerçekten çok kaliteliydi. O makinalar da kimsede yoktu. Kaç sene sonra elden çıkarırken bile alanlar şaşkın şaşkın makinaları incelemişler.
Yurt dışında özel yaptırılmış.
Bunları neden söyledim?
Bir insan, bir şeyi söylüyorsa dinlersin. 4 sene okul okumakla keşke olsa ama olmuyor. Hayatın boyunca eğer merakın yoksa, anlamıyorsan açıpta kimse kafanın içine o vizyonu sokamaz.
O geziler sırasında böyle kafalarını açıp sokasım geldi. Gördüm böyle olacağını. Dilim döndüğünce de anlattım ama hep “bize bir şey olmaz” lafını döne döne işittim.
Şimdi ne oldu?
Ben neden bu yazıyı yazdım?
Biraz evvel 2.000 ya da 3.000’den aşağı üretim kurtarmaz diyen bir firmanın 500 adete düştüğünü gördüm.
Bu durum buralara gelmeden yapsak ne olurdu? Üzüldüm ama çok.
Durumun pek parlak olmadığını buradan görebilirsiniz. 4 renk t-shirt için bana 8.000 küsür ürün yapabiliriz denmişti.
O zaman için bana maliyeti 2-3 milyon arasıydı. Onu geçtim. Ağabey’e açık açık şunu anlattım.
“Niş ve belli bir kitleye hitap eden ürünler olacak. Sadece 8.000 t-shirt’ü ne yapayım, nerede tutayım? Sadece t-shirt değil sadece t-shirt ile başlanacak bir iş değil“.
“Bu işler öyle kolay değil” dedi bana:)
“Haklısın” dedim.
Kendi çözüm yollarımı ürettim. Planı yeniden çizdim.
İnadım inat benim. Ne yapar eder, bir yolunu bulur yaparım, yapacağım.
Kendime sözüm çünkü.
Müge ve Müge’nin sevdikleri değil benim hikayem. Çok büyük bir hayalim var.
Onun peşindeyim.
Bir sonraki yazıda ise geri çevrildikten sonraki süreç var…
Sevgiler,
Sevgi Müge Keçeci


Yorumlar Kıymetlidir…