ortalama okuma süresi: 6 dakika
Saymayı öğrenmiyorum. Onu öğrendik bitti. Kaç sene önce.
Öğrenemeyen varsa, alsın fasulyelerini abaküsünü başlasın.
Bir uzlaşıya varmaya çalışıyorum. O yüzden geri saydım.
En sevdiğim filmlerden biridir “Gurur ve Önyargı“. Kitap ayrı ama filmini daha çok severim.
Hele ki bir sahne vardır. Sabaha karşı. Artık çaresiz kalmış ikisi de. Tüm savunma mekanizmaları tükenmiş, teslim olmak zorunda kalmışlar ya birbirlerine. O sahne.
Artık ne olursa olsun dedikleri nokta.
Yalan gördüğümde kaçarım.
Küçük görüldüğümde mücadele ederim.
Birileri bir şey söylerse inanırım.
Ben kimsenin ikinci planı olmamayı çok küçük yaşta öğrendim.
Ama çok küçük.
Kral öğretti.
“Seni görmeyeni, görmeyeceksin” dedi. Onun öğretileri vasiyettir benim için.
“Kimle ne zaman istersen o zaman evlenirsin” dedi.
Zaman zaman film aklıma gelir benim.
Kendimi benzetirim de zaman zaman o kıza. Babam da benim için öyle bir babaydı mesela. Kendime haslığımı överdi. Zaman zaman yererdi. Kaşlar kalkardı. Ses yükselirdi. Ama anlardı. O benim oluşumu kabullenen, annemden önce de kabullenen tek kişiydi sanırım. Hislerimi ilk anlayan oydu.
Annem daha geç anladı.
Anladı ve benim eğitimimle daha çok ilgilendi. Özel ihtimam gösterdi.
Bende annemi gördü belki onun saflığını, onun gibi kendine has bir karakterinin oluşunu, standart klişe kadın özellikleri taşımayışım belki de onu mutlu ediyordu. Belki de verdiğim tepkiler.
“Bu annesinin bir üst versiyonu” demiş olacak ki, daha zorladı beni. Ama evet, annemin bir üst versiyonuyum, doğru. Bir tık daha gözüm kara.
Seneler sonra söyledi hepsini tek tek. Sağ olsun. Meşhur bir araba yolculuğumuzda döküldü.
Çok sakin görünürüm ben. Sevimli de dururum. Ama deli bir yanım, haşin bir yanım biraz da dan dan bir tarafım vardır. O içimden çıkınca nasıl hoşuna gidiyordu rahmetlinin, gevrek gevrek gülüyordu beni çıldırtıp.
Seneler içinde çok törpülemeye çalıştım. Bu kadar olabiliyor. Bunun için de kimseden özür dilememeyi çok geç öğrendim. Ben de böyleyim. Bunu söylemeyi de çok geç öğrendim. Yapmayı değil, söylemeyi. Hareketlerde oradayım da, söylemlerde yokum.
Neyse. Konumuz benim neler öğrendiğim değil. Zaten hep birlikte hepimiz bir şeyler öğreniyoruz.
Ukalalığım var.
Böyle bilmiş bilmiş konuşmalarım var üstten üstten. Korkutucu geliyor ama. Erkek kaçıran gibiyim.
Dadı kaçıran Güllüşah gibiyim. Çok kaçırdım ama.
Hele bir tanesi çok efsane kayboldu.
Kaç sene öncesi…
Daha yeni mesajlaşmaya başladım, hiç görüşmemişiz, ortak arkadaşlarımız da var. Çocuk: “ben arkadaşlarımla buluşacağım, içmeye şehir dışına gideceğiz” dedi. Ben onunla konuştuğumu da unuttum. Ortak bir arkadaşımız “nasıl gidiyor?” deyince iki gün sonra hatırladım. O an minik bir panik, en son içmeye gideceklerini söylediği aklıma geldi. Neyse iyiymiş, çocuk kaçmış. Kim bilir neler söyledim. Böyle ukala ukala.
Bir dönemim var zaten, o dönem konuştuğum herkes kaçtı. Kayboldu.
Diyorum ya, böyle incelenesi bir yapım var. Neyim tuhaf geliyor, onu da tam anlayamıyorum. Var bir numaram, illaki.
Hoş, güzel diye bir geliyorlar, bakıyorlar tuhaf bir şey.
Çok kaçırdım da. Böyle bilmiş bilmiş konuşurken benimle bence ne yapacaklarını bilemediler.
Korkutucu değilim. Pençelerimi indirdiğimde pamuk gibi kızım aslında. O pençeler de öyle durup dururken çıkmıyor. Bir sorulacak onlar neden çıkıyor?
Bir de bazen gerçekten tuhaf şeyler yapıyorum. Bir gün, bir arkadaşımızın nişanı. Ağabeyinin arkadaşları gelmiş, bir de bir yakışıklılar, küçüğüm de insan nereye bakacağını şaşırıyor öyle söyleyeyim.
Masa kalabalık, tuvalete gitmek için izin istedim.
“Sana eşlik edeyim” diye bir ses geldi. Maşallah yağız bir delikanlı.
“Gerek yok” dedim.
“Yok geleyim” dedi.
Ben tuvalete girdim, çıktım. Çocuğu unuttum. Yürürken arkamdan sesleniyor, “geliyorum” diye.
Nasıl utandım.
Yavaşladım geldi yanıma. Nasıl özgüvenli ama. Yakışıklı ama cidden yakışıklıydı. Neyse.
“İsmin ne sormadım kusura bakma daldım” dedi.
Bu güzel, flörtöz kızımız ne dedi?
“Neden?”
Çocuk anlayamadı.
“Neye neden?” diye sordu.
“İsmimi neden sordun?” dedim.
Son yakışıklı bükücü gibiyim.
Ama amacım o değil. Organizma bu. Ben o an flört edildiğini anlayamıyorum. Sorun orada. Kıskanıldığımı da anlamıyorum. Mesela olay oluyor, carlıyorum. Sonra sakin kalınca ertesi gün bazen daha uzun zamanda düşüyor. Ama o düşene kadar nasıl bir bilenme. Nasıl bir sinir. O sanırım Çerkezlikten. Bu asabiyet oraya ait olabilir. Deliliğim Arnavutluktan. Bunu söylerim. Asilliğim Boşnaklıktan ve Gazianteplilikten geliyor.
Bence hayatında bu tarz bir canlıya hiç denk gelmedi. Ben bunu ne zaman hatırlasam çok gülüyorum çünkü suratının ifadesi aklıma geliyor. Çocuk kaldı.
Hatırlayınca bile nasıl gülüyorum. Anlatıpta gülmediğimiz kimse yok. Gözümüzden yaş geliyor.
Bir akşam babamın kuzenine bu gibi hikayeleri anlattım. Kadın “yeter” dedi gülmekten. Bunlar vlog olarak çekilseydi o zaman beni biri inceleseydi. Hepinizin hafızalarında inanılmaz görüntüler olacaktı. Kaçırdınız:)
Çocuk ne diyeceğini bilemedi.
Kim bilir ben daha bu şuurla neler yaptım.
Bunun gibi neler var bende.
O zamanlar belki de özgüvenim düşüktü ve “adam yakışıklı, neden adımı soruyor” gibi mi düşünüyordum acaba? Belki de sevgi anlayışım ve ifade edişim farklıdır. Zaten biri eşlik etmeli mi acaba, rutin bu, ben de bunu mu kabullenmiştim. Bilmiyorum.
Hala yapıyorum bir takım şeyler.
Sonra anladım ama. Biri olunca anladım. Bana neyin uymadığını. Gözünün içine baktığında anlayacaksın. Sessizliğini anlayacaksın. Öyle çok zaman da geçirince değil, anlıyorsun. Hissediyorsun. Kurmuyorsun, biliyorsun. Ağlayınca neye ihtiyacın olduğunu sormuyor, bir şey yapıyor. Nelerden hoşlandığını sormuyor, biliyor zaten seni. Anlamaya çalışıyor. Liste uzar gider.
Yani anlamak ve anlaşılmak.
İngilizler buna “vice versa” diyor. Sen de onu o kadar iyi biliyorsun ki…
Neyi, neden yaptığını. Karşılıklı anlıyorsunuz.
Böyle sahte sorularla röportaj gibi değil. Öyle mi, böyle mi değil. Bakıyor, teşhisi koyuyor ve anlıyor. İkiletmiyor. Çözmüş seni belli. Benimki jeton değil, taş. Anca.
Netim ben. Net seviyorum. Öyle dolana dolana değil, ciddi ciddi.
Ben yüzleşmeye hazırım, çoktandır hatalarımla…
Hatalarım: birilerini çok dinlemek ve kendi içimdeki o sesi az dinlemek oldu. Beni onunla ilgili korkutanların neden ve ne için korkuttuklarını da pek anlamadım. Korkuttukları insan ise hiç korkulacak gibi değildi. Yani ben korkmuyordum. Neden korkacaktım ki? Ama öyle hikayeler dinledim ki senelerce hakkında… Ama korkmadım. Ama çekindim.
Korkmalı mıydım?
Sanmıyorum.
Çekinmeli miydim?
Sanmıyorum.
Biri sana, onların anlattıklarından farklı davranıyorsa eğer, senin ne olduğunu seninle konuşmadan da biliyorsa, nelerden hoşlandığını, neleri sevebileceğini, sen de onu anlıyorsan eğer konuşmadan. Demek ki, çokta korkulacak bir şey yokmuş.
Olmuyormuş.
Ama işte, bazı şeyleri bile bile gözünün içine baka baka yapınca insan demek ki ne oluyormuş?
Sinirleniyormuş.
Ben diyorum, iğneyi size, çuvaldızı kendime. Ama bunu hepimiz yapalım. Yapalım ki, artık uzamasın bu durum.
Yapınca da eksilmiyoruz.
Gelelim filme…
Aslında tabii bir anda ikisi de aynı anda biri gururunu, biri de ön yargısını indirseydi, film bu kadar uzun, kitapta bu kadar kalın olmazdı.
Ama tabii o zaman da hikaye böyle olmazdı. Heyecanı da burada sanırım.
İşte, benimki taktik değil. Yapım bu. Paket bu.
Sayıyorum 3,2,1!
Gururu da bırak, ön yargıyı da.
Korkmak yok artık!
Dört yazı yazdım bugün. İllaki anlatım hatam, yazım hatam vardır. Mazur görün. Yazınca rahatlıyorum ben. İyi geliyorsa siz de yazın.
Ben aşk yazmayacaktım. Geçen gece dinlediğim bir şarkı. Bir şeyler uyandırdı. Yazmam lazımdı sanırım.
*Yazıda reklam yok, filme atıfta bulundum.
Sevgiler,
Sevgi Müge Keçeci


Yorumlar Kıymetlidir…