konfor alanı.

Ortalama Okuma Süresi: 6 dakika

Konfor alanından çıkmak nedir?

Çok korumacı büyüdük biz. Soğuk havalarda yün fanile, mümkün mertebe elimiz ayağımız taşa toprağa değmese çok makbul olurdu.

Ben ise ailenin aksine kafasının dikine giden, olabildiğince konfor alanını zorlayan bir karakter oldum hep. Büyüdükçe bunu daha iyi anladım. Yönlendirmelerden ziyade ihtiyacım olan ve bana iyi gelen hobilerle ilerledim.

Annem voleybol ya da yüzme, babam ise daha zararsız hobiler mesela yemek yapmak gibi, şeylerle uğraşmamı istedi hep.

Ben ise elimde tenis raketi ile gezdim. Biniciliğe erişebilecek yetim olsaydı o yaşta, atın tepesinden inmezdim. İlk raketimi dedeme aldırdım.

Basit bir şeydi. Bir marketten almıştım. O zamanlar Williams kardeşler vardı. Onları izliyor, sonrasında soluğu bahçede duvarda alıyordum. O zaman bu kadar yaygın değildi. Ata da çok binmek istiyordum ama o biraz ailemin korktuğu bir alan olduğu için uzak kaldım.

Ortaokulda tutturdum teniste tenis diye. Başladım. Kafamın dikineyim çünkü. Baskette de iyiyimdir ama bana göre değil işte. Ama kafam dağılsın diye alırım topumu çıkarım sahaya birkaç atış beni tatmin eder.

Ama tenis öyle mi?

Değil.

Kendimi kaybediyorum oynarken. Kendime yakıştırıyorum da. Eksik olduğum noktalar için gerekli çalışmaları yapıyorum.

Tenisi öğrendiğimden bu yana duvar buldum mu alırım raketimi elime, başlarım duvarda çalışmaya. Saatler geçer meditasyon gibi, duvarda top gelir gider.

Ben kendimin çok farkındaydım. Yaptığım şeye çok adanıyorum. Takım oyunu o yüzden çok bana göre değil. O takımın ayakçısı olurdum, kurtarıcısı olurdum. O da beni çok yorardı. Bu nedenle hiçbir zaman takım ya da ekip işlerine çok sıcak bakmadım.

Bu konuda dedemin hakkını yemem. Babamın aksine eğitimim de dahil olmak üzere beni gerçekten hiç bu ülkeye uygun yetiştirmedi. Zamanımın büyük çoğunluğunu onunla geçirdiğim için bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. Onun benim için daha küçükken çizdiği yol çok başkaydı. Öyle olmadı hayat o ayrı. Ama bir şekilde su akıyor ve yolunu buluyor.

Aradan seneler geçti.

Babaannemin vefatı ve pandemiden sonra gerçekten ihtiyacım olanlara odaklandım. Konfor alanının dışına çıkmak?

Öncesinde başlasaydım beni topa tutarlardı. Her gün arar “bırak” derlerdi.

Nasıl oluyor?

Önce binicilikle başladım. Çocukluk hayalimin olmasının çok ötesinde bir şey. Konfor alanımın çok dışında. Birçok korkumla, endişemle yüzleştiğim bir alan olmanın ötesinde, ailede kimsenin çok olmadığı ve yabancı olduğu bir alan. Fakat disiplini çok başka. Kazandırdığı disiplin çok başka.

Ama aslında anne tarafımın çok yabancı olmadığı bir alan. Çerkezler. Onlar için at önemli. Ziyadesiyle.

Zaten daha önce kendi adıma, daha çocukken bahçede at besleme fantezimden bahsetmiştim. İlk 5-6 yaşlarımda harada tanıştım atlarla. Etkisinden de çok çıkamadım. Köpekler gibi bakıyorlardı ama kediler gibi sırnaşıklardı. Bir de oyuncu. Böyle köpek gibi değil ama oyunları, kedi gibi şaka yapıyorlar ama çaktırmıyorlar gibi de. Komikler ama biraz sarkastikler. Kediler gibi. Hiç demezsin şaka yapıyor diye ama yapıyorlar.

Ama gelgelelim bir takım sporu aslında. Partnerli bir spor. Ama tek partner var ve senin konuştuğun dili konuşamıyor.

Nasıl başarıyorum?

Çok kişi değiliz. İki canlıyız. Bindiğim her canlıyı önce izliyorum. Anlamaya çalışıyorum. Bazen öyle bir şey oluyordu ki, hiç tanımadığım canlılar oluyordu. Bir anda çat diye biniyordum.

Ne oluyordu?

Anlaşıyordum. Konfor alanımın çok dışı. Ben spontan olabilen bir karakter değilimdir ama onlar bana sınırlarımın dışına çıkmayı o kadar güzel öğretti ki.

Nasıl?

Kendime ve yapabileceklerime güvenmemi sağladılar.

Hiçbir zaman, hiçbirine “at işte” gözüyle bakmadım. Çünkü hiçbiri sıradan değil. Beraber zaman geçirdiğim hiçbir at sıradan değildi. Her insan gibi.

Fakat biz beşerlerden ayrıldıkları bir özellik vardı: hislerine olan hakimiyetleri ve insan sevgileri. Egosuz olmaları, kötü niyetli olmamaları, seni kullanmamaları.

Gerçekten ilk zamanlardan bu yana neden insanlarla olduklarını, insan onlarla zaman geçirdikçe daha iyi anlıyor. Çok farklılar.

Onlarla zaman geçirdikçe kendine ve kendi gelişimine olan tahammülün de oldukça fazla oluyor.

Gelelim disiplin işine…

Her şey çok önemli. At üzerindeyken eğlenebilirsin, gülebilirsin ama disiplinli olmak zorundasın. Duruşundan, hareketine, odağından, kıyafetine kadar bir disiplin silsilesi içindesin. Çok sadesin bir kere. Özgürce kirleniyorsun.

Ahıra girdiğim andan itibaren “kokusunu bile seviyorum” diyorum. Cidden çok seviyorum.

Çok yönlülüğünü her an konuşturmalısın. Birçok şeyi aynı anda hesaplamalısın. Çok uyanık olmak zorundasın. “Dur önce şuramı düzelteyim” diyemezsin valla düzeltene kadar kendini yerde bulursun.

Paşa paşa o an içerisinde her şeyi aynı anda yapabilme yetini konuşturuyorsun.

Çok hayat gibi.

Ama en önemlisi ona ve o da sana ayak uydurmak zorunda. Binipte anlaşamadığım at daha olmadı, beni kaçıran at da dahil olmak üzere. Hepsiyle anlaştım.

Çok kıymetli dersler alıyorsun atın üzerinde. Aslında takım sporunu istemiyor oluşum, o takım içerisindeki ego sorunu, öne çıkma problemi yani aslında insana dair sorunlar olduğunu ve bunların vakit kaybettirdiğini farkettim. İnsanlarla bir problemim olmadığını ama çözüm üretmek yerine daha çok sorun öne sürülmesinin beni rahatsız ettiğini farkettim. Bunun da beni geri çektiğini.

Tenis çok bireysel. O çok başka mutlu olduğum bir alan.

Ama at öyle değil. At başka.

Kendine ve partnerine hiç kızamadığın bir alan. Disiplinli olmayı iliklerine kadar hissettiğin bir alan. Kendi kendine birçok şeyle baş edebilmeyi en iyi benimsediğin bir hobi.

Zamanda kayboluyorsun. Belki yarım saat geçiyor ama sanki daha yeni binmişsin gibi hep.

Peki, bana ne kazandırdı?

Tahammülsüzüm ben. Tahammüllü biri oldum.

Sabırsızdım çok. Sabrı benimsedim.

Başka bir şeyim yoktu, olsaydı zaten binemezdim. Binerdim belki ama ilerlemem çok zaman alırdı.

Çok düştüm mesela. Her düştüğümde ise “koşma düşersin” nasihatleri geldi aklıma. Daha çok güldüm. Ama ilk düştüğümde çok korktum, yalan yok. Anlamadan pat diye kendimi yerde buldum.

Şimdi düşünüyorum bazen; dedem ve babam hayatta olsalardı nasıl karşılarlardı bu hobimi?

Gerine gerine gezerlerdi.

Neden?

Çünkü aslında öğütledikleri her şey ata bindiğinde vücut buluyor.

Mesela; şükretmek, anlayışlı olmak, sakin olmak, disiplinli olmak, kurallara uymak, yerinde eğlenmek, kendini olduğun gibi kabul etmek, çok çalışmak, kendine güvenmek, cesur olmak daha liste uzar gider.

Çocuklarım…

İkisi de ben gibi.

Rutini hiç sevmiyorlar.

Ama çok disiplinliler, sen kararlıysan çok kararlılar, çok akıllılar.

Onlarla zaman geçirmeyi çok özledim.

Sevgiler,

Sevgi Müge Keçeci

Yorumlar Kıymetlidir…

Comments (

0

)