Ortalama Okuma Süresi: 5 dakika
“Haksız olma ihtimalimi düşündüğün için benden özür dile”
Canım ya.
Böyle çok iddialı bir cümleye rastladım. O kadar boşluğuma geldi ki, sinirlendim. Lo-fi müzik dinlerkene, mutluykene nerelere geldi konu.
Neden?
Toksik çünkü.
Ve ben o toksisiteyi nerede görsem tanıyorum.
Egonun Everest’i.
Ukalalığın arşı.
Kendini beğenmişliğin Narkissos‘u.
Nasıl kendinin farkında olmadan, neler yaptığını görmeden kendini nerelerde görmek?
Haşa.
İşte, bu tür empati yoksunu ve iç değerlendirme eksikli düşünceler nedeniyle zaten herkes kendini diğerlerinden çok daha önemli bir insan zannediyor. Özür dileyemeyen, o iki kelime ağzından çıkamayan insanlar var.
Duygularını ifade edemeyen insanlar var.
Neden?
Öyle öğretiliyor çünkü.
Evde.
Çok yakınımda da var biliyorum.
“Kusura bakma“, “Hatalıydım“.
Ben artık çok samimi söylüyorum, hayatımda bu tür insanlardan uzaklaştım. Bir de yapıp yapıp ağzına pelesenk olup sürekli özür dileyenler ve aynı şey defalarca tekrarlayanlardan ve duygularını ifade edemeyenlerden.
Gerçekten çok toksik ve çok yorucu.
Telefonumun duvar kağıdı kendi fotoğrafımdı. Biri zamanında bunun için bana demişti ki: “Sen narsist misin?”
Gülmüş ve hatta bununla dalga da geçmiştim.
Bununla da ilgili uzun uzun bir yazı geliyor. Kendini sevmek ve kendini beğenmekle ilgili.
Gelelim şu benim saçlarımı diken diken eden cümleye…
Biraz tevazu, biraz ayna.
Yalın şey der: “Aldım sevinçlerimi önüme…”
Diyeceksiniz ki, kendi kendinize: “Aldım hatalarımı önüme, baktım bir kısmı bende“.
İşte, alıp yaptıklarımızı önümüze bakacağız. Başkalarına bakmadan önce kendimize. Kul hata yapar. Herkesin hatası vardır. Böyle büyük büyük ve üstten konuşmamak lazım.
Bazı şeylerde sakin kalmayı öğrenmem gerekiyor. Belki de öğrenmemem. Onu bilmiyorum. Ben böyle zorla, gönlü olsun diye haksız kişilerden özür dilediğimi biliyorum çünkü. Kendi payıma düşen için, bir yerde kalbini kırmışımdır diye. Lakin olaylar çok başkaymış. Özürler boşunaymış:)
Ben de dersem “ben kralın kızıyım, özür dilemem“. Nolcik? Gerçekten öyleyim bu arada. Yalnız, bunu kimseye çok hissettirmem. İzin de verdim oynamalarına. Neden? O hep haklı çünkü. Bir yerde haksız olduğunu farkedeceği bir nokta olacak. Bir aydınlanma.
İşte, o zaman özür de diler, duygularını da ifade eder. Yapmayacağı şekilde tatlılıklar da yapar.
Ben diklensem, ben şuyum, ben buyum diye. Ha tam burada o da derse ben bilmem kimim, ben de özür dilemem. Al domino taşı etkisiyle insanların üzerine bas geç. Didiş dur. Oldu mu? Olur aslında ta ki, senin taşın devrilene kadar olur.
Ama devrilirse en çok sesi çıkacak bu insan işte. Bu cümleyi söyleyen. Bir de bunları şakaya çeviriyorlar neden? Bu tür duyguları ve cümleleri geçerli kılmak için.
Yok efendim öyle.
Herkes kendi yaptığının sorumluluğunu alacak.
Geçtiğimiz gün, tam da böyle bir erkek ve kadının bir ilişkisini dinledim. Direneceksiniz. Her kim olursa, taraf her kimse. Direnecek. Çünkü böyle insanlar genellikle özür dileyip, onların egolarını tatmin edecek insanları buluyorlar. Hafif bir zayıflığını görsünler, manipülasyon arşa çıkıyor.
Önce özür diletir sana, sonra haline tavrına karışmaya başlar, sonra kılık kıyafetine, sonra gidip gitmediğin yerlere, sonra yediğine içtiğine ve sonra bir sıkıntın olduğunda “seninle uğraşamam” der.
Bir de kendilerini nimetten sayıyorlar. Bu bir burç sayfasında gördüğüm bir yazıydı. Koç, Terazi, Yengeç ve Oğlaklar için yazmışlar. Şu hayatta beni bu burçlara karşı koruyan güneş burcu dışında doğum haritamdaki diğer burçlar, varsa eğer böyle bir şey, yani burçlar. Son senelerde gördüm ki var.
Ben bir Başak burcuyum. Bu zaten tehlikeli. Bir arkadaşım bir gün tartışmıştık. Sakinledik. Bana bir baktı ve dedi ki: “Sen şöylesin. Sakin sakin dinliyorsun, o an tepki vermiyorsun, bekliyorsun. O aslandı. Bizim gibi tepki vermiyorsun, konuşmaya çalışıyorsun. Yalnız, fil gibisin unutmuyorsun. Öyle bir an geliyor ki, o laflarınla insanı dövüyorsun“.
O nereden biliyor? Çünkü onun dönemki kız arkadaşı Başak’tı. O kız da öyleydi tam olarak.
Bir de yükselenim Aslan, Marsım Koç. Yani toksisiteyi gördüğüm gibi anlıyorum. Sadece şöyle bir şey oluyor. Önce Başak Başak takılıyorum. Sakin, uysal, anlayışlı. Saygısızlığına kendimce bir açıklama buluyorum başta. Ama sonra…
Bir de bu tür cümleler içimdeki o Ateş elementlerini tetikliyor. İçimdeki canavar ortaya çıkıyor. O zaman işte iki kelime söylüyorum. Mutsuz ediyorum. Herkes, hatasının farkında olacak.
Benim mutluluğumun tadını çıkarmakta fayda var. Aksini ben de pek tavsiye etmiyorum.
Bunu söyleyen her kimse, önce o egolar aşağı inecek, bu ihtimali önce kendi düşünecek ve sonra sakin sakin anlatacak derdini.
Sonra Müge’nin neden erkek arkadaşı yok?
Acaba neden?
Açık açık yazdım nedenleriyle.
Öyle sahte davranmaya gerek yok.
Kişi kendinden bilir işi.
Ben kimseye yalan söylüyorsun demedim. Yalan söylediği için tartışmaya girmedim, girmem. Neden? Çünkü savunmada yalan. Çok hassasım bu konuda. Ne diyecek, yalan söyledim mi, diyecek? Bir insan, bir kere yalan söylediyse eğer maalesef geri kalan her şey yalan denklemine oturuyor bende.
Bir soru sorarım. Doğru. Kadınlar cevabı bilir derler, bilirim cevabını da. Baktım ki, yalan güzel güzel devam ediyor. Dinlerim de. Gözümün içine baka baka ne yalanlar…
Sonra kendimi bir çekerim. Yok sayarım. Toksikliğe en güzel cevap o toksiklikle cevap vermek.
Benim varlığıma saygının cevabı bir yalansa, benim varlığım da bir yalan olur.
Bir de bu insanların en büyük özelliği şudur: devirirler, deviririler sonra ben ne yaptım?
Yazmaya değer miydi? Değerdi kıymetli gönül dostları.
Bu beklentide olan, bu kadar alçakgönüllü ve tevazu sahibi kimseden özür dilemeyin. Kelime sanatı var.
Dipnot: Bu yükselen ve doğum haritamın da bir hikayesi var, yazacağım.
Sevgiler,
Sevgi Müge Keçeci


Yorumlar Kıymetlidir…