yalnız mısın?

Ortalama Okuma Süresi: 10 dakika

Bir “thread” olacaktı, bir yazı oldu.

Yalnız mısınız?

Yalnızlığın gizemli büyüsünün tadını aldınız mı?

Çok güzeldir.

Ben bazı şeylere çok sinirlenirim. Dokunur yani. Baştan yazalım. Mesela düzenli değildir, girsen evde kaybolursun ama bir ahkâm keser, efendim “düzen şöyle olurmuş, düzen böyle olurmuş” diye. Bayılırım.

Yapamam ben öyle. Günlük kelime kullanımımda en çok “bilmiyorum” vardır, “aynen” yerine. Çünkü bazı şeylere, her kim olursan ol, kesin bilgi değil yorum gerektiren bir şeyse eğer hemen cevap veremezsin.

Mesela, hiç evlenmemiş birine “Evlendin diyelim, televizyon izliyorsun. Sence eşin sen dizi izlerken seninle izler mi?” diye sorsan, sanmıyorum saniyeler içinde yorum yapabilecek birini.

Yani bir ruh hastası değilse, bunu daha önceden kafasında kurmadıysa eğer cevap veremez.

Ama veriyorlar.

Teoriler filan havalarda uçuşuyor. Kelime ve zaman israfı gibi geliyor düşünülmeden konuşulan her cümle.

Bazı şeyleri de yaşayınca düşünelim.

Şunu yazana kadar iki dakika geçti, bir yandan düşünüyorum buna cevabım ne olurdu diye, hâlâ cevap veremedim mesela. Düşünmem lazım bunu. Bilemem de. Belki izler, belki izlemez, ne bileyim ben. Onu da o gün görürüz. Ama bakın, saniyeler içinde cevap veremeyiz.

Hele bazı konular vardır ki iki günde sindiremeyiz. Mesela daha kişilikle ilgili, daha ruhsal konular. Hele ki ben 36 yaşımdayım, benim bile hâlâ çözümleyemediğim hislerim var; 50 yaşındakinin de var, 60 yaşındakinin de. “Ben sindirdim” diyeni hiç buralarda tutmayalım, sizleri Nepal’in tepelerindeki tapınaklara alalım.

Ya da fenafillah mertebesini hak ettiğinize göre gerekli ulvilik bahşedilsin.

Haşa.

Olabilir mi?

Olamaz.

Bu ara karşıma böyle yalnızlıkla ilgili videolar çıkıyor. Bayılıyorum. Efendim, bir kadın yalnızsa çok elitmiş, hayatıyla ilgili çok ketummuş. Filanlar falanlar havalarda uçuşuyor.

Hmm, evet. Doğrudur.

Yani şimdi yalnız kadınlar moda.

Yaşadım.

Bir de tespitçiler var. “Abi, yalnız olacaksın“, öyle yalnızlık güzellemeleri filan.

En sevdiğim şeylerden biri de, onlarca insan arasında bulunduğu ortamdan artık sıkılıp, kendi ilerlemesinin farkında olup ama yine de sosyal zımbırtılara ayak uydurmak için “yalnızlık iyidir” deyip hiç yalnız kalmayanlar.

Bu tespitleri de onlar yapıyorlar.

Ben yalnız bir insanım. Seçimim bu. Yani evlensem de benim kendime ait zamanlarımın olması gerekir.

Gerekirse bir saat evde kendimi bir odaya kapatırım, elimde kitabımla otururum. Ya da çıkarım, bir saat tek başıma yürüyüş yaparım.

Kendimi denedim de. Grup derslerine girdim ben, insanlarla sosyalleşeyim diye. Uyum sağlayamadım. Ben hızlı hareket ediyorum, grubum öyle olsaydı belki bundan zevk alabilirdim ama benim için işkenceye döndü.

Ben hareketi bitiriyorum, 20 tekrar; adam daha 6’da.

Benim terim kuruyor. Olmadı.

İki kere yaptım, bıraktım.

Yalnızlık nasıl bir şey biliyor musun?

Dertleşecek dahi biri olmadan birçok sorunu kendi içinde aşacak cesaretinin olması demek. Çok arkadaşım oldu benim. Akıllıydılar da, yardım almayı da bilirim ama bana daha çocuk yaşta ilk öğretilen şey “Kendinden sen sorumlusun; kararlarından, yapacaklarından kendinden işte.

Liseye geldik. Bismillah.

Yarın ne giyelim?

Ne bileyim. Bir de neden kitlesel bir hareket bu?

Hadi tamam, uyalım.

Ben kendi kendime âşık oldum, olmayacağını anladım. İçimde yaşadım, bitirdim. Çünkü bazen öyle olmalı. Bazen gerçeği bilirsin, hislerini bir şekilde susturmak zorunda kalırsın. Anlık hevese kapılırsan eğer hayatında yaralar açarsın, gerek var mı?

Yok.

Abi, “anı yaşa” işte.

Öyle olmuyor çocuklar, onu baştan söyleyeyim.

Konumuz yalnızlık.

Yalnızlık işte, böyle kendinin en yakın arkadaşı olmak.

Bu yaşla gelmedi. Ben kendimi bildim bileli böyleydim.

Gel Müge,” diyorum, “sinemaya, gidiyorum.

Hadi,” diyorum, “kahveye, gidiyorum.

Bir tek şu seyahat işinde biraz tedirginliklerim var. Onu da çözeceğim. O benimle ilgili. Bazı korkularım var, halledeyim. O da olacak.

Böyle romantikler var, “Kalabalıklar içinde yalnızsan gerçek yalnızsın” diyenler.

Yok öyle bir şey. Ben çok gözlemlerim. O dedikleri şey şu: Kendileri bir şekilde yanlış bir yerde olduğunun farkında, çevrelerindekilerin onu anlamadığının da farkında, gözleriyle “Kurtarın beni!” diyor. Ama daha iyi bir ortam da hemen olmayacak. Bir süre kendi kendine kalacak. O da biraz zorluyor.

Kalabalıklar içinde çok yalnızım.

Değilsin.

Hemen ilgi alanından bir konu açılınca, hop oradan kalabalıkların içine direkt dalış.

Kalabalıklar içinde yalnız olmak, gerçek yalnızlık değildir. Gerçek yalnızlık, gerçekten kendinle zaman geçirmektir. Böyle, en yakın arkadaşın kendinsin. Alırsın kendini bir yerlere götürürsün. Kafede ya da bir arkadaş ortamında oturuyorlar. “Yok, yalnızlık iyiymiş.”

Kafası şişmiş, darlanmış. “Abi, yalnızlık iyi.

Arasın, “Abiler, iki güzel kız var,” desin, başlamazsa yalnızlığına da adım Müge değil.

Evde tek başına geçirdiğin iki saat yalnızlık değil. Arayacak onlarca insan olup da kimseyi aramamak demektir. Onlarca flörtün olup “dırt dırt” telefonla oynayacağına, kaliteli bir yalnızlığı seçip ilişki peşinde koşmamaktır.

Kendinden sana gelenin olacağını bilmektir. Onu özümsemek, onu sindirmek.

Bir yol olduğunu bilmektir. O yolda ona rast geleceğini bilmektir. Öyle kafelerde daralıp yalnızlık güzellemesiyle olmaz o iş.

Sosyal medyada dönüyor şimdi, “Yalnız kadın şöyle iyiymiş, böyle iyiymiş” videoları. Ben yalnızım mesela ama gerçekten yalnızım. Kendimle çok iyi arkadaşım. Bunu bu kadar dillendirmem. “Yok, yalnız olmalıymış, yok öyleymiş, böyleymiş.

Çok güzel bir tespit vardır: Bir yerde ya da bir şeyde, bir şeye çok vurgu yapılıyorsa, kişide o yoktur diye. Çok doğru. Kendimize samimi olalım. En önemlisi bu.

Samimi değilsiniz. Ben tanıyorum bu tarz insanları. Nasıl insanların yazdığını da biliyorum. Bu öncelikle biraz böyle “Issız Adam/Kadın” sendromu. Cazip geliyor çünkü karşı cinse; karşı cinste seni hayata karıştırma mücadelesi başlayacak çünkü. Dinamik onun üzerine kurulacak. O kendince durulacağını düşünecek, seni de sosyalleştirecek.

Bir kısım da gerçekten aklıselim insanların yalnız olduğunun farkında, kendi ortamından da rahatsız ama çıkamıyor da o ortamdan çünkü yeni ortam yapana kadar yalnız kalacak. Bu yalnız ve büyülü insanların gizemini merak ediyor ama tam o suları da bilmiyor ama bir noktada aslında doğru şeyleri sorguluyor.

Bir kısım da var ki o tehlikeli. Onlar her şeyin farkında. Kimin ne olduğunun, aslında kalabalıklar ama yalnızlıkları bas bas bağırıyor. Yalnızlarla olmak istiyorlar ama onu bir nevi güçsüzlük olarak görüyorlar. Biliyorum.

Şuna inanırım ama gerçek güç yalnızlıktan gelir. Kendimi bildim bileli kimseye ihtiyaç duymam ben. Kendimi çok güzel oyalarım. Evdeyimdir, evde olduğumu kimse anlamaz. Sesim dahi çıkmaz. Kendime bir şeyler bulurum yapacak. Kendimle de oynamam, bir şeyler üretirim.

Bak, uykum kaçtı, saat 2.20.

Şu an herhangi bir kız arkadaşımı arayıp, yarın beyaz eteğimin üzerine ne giysem diye tartışıp arkasından bir de güzel dedikodu yapabilirdim.

Ama bunu yazmayı tercih ettim.

Kimse kendini kandırmasın. Kabul edin, sosyalliği seviyorsunuz.

İnsan, insansız yapabilir mi Allah aşkına?

Bir de bir üst mertebe değil ki. Ben kafama göre ortamı bulursam eğer bir ortama dâhil olurum, bulamazsam eğer uğraşmam.

Yalnız bunu anlatmak zorundayım. Ben hayatımda hiç bu kadar arada kaldığım bir zamanı hatırlamıyorum. Gecenin saat 2’sinde yalnızlıktan nerelere geldik.

Lise son. Babamı zor ikna etmişim dershaneye gitmek için. Ne savaşlar! Neyse, ben gizli zekilerdendim, şaka yapmıyorum. Dersler ortalama. Yırtan arkadaşlarım var. Benim kafam rahat. Neyime güveniyorsam.

Sene başında seviye belirleme sınavına girdik. Ben planlar yapıyorum kendimce, kimlerle aynı sınıfta olurum diye.

Bir de benim her sınavdan sonra bir tuhaf anım vardır. Bunda da aynısı oldu. “Nasıl zormuş, öyle seviye mi belirlenirmiş?” diye insanlar bayağı müzdarip. Ben sakinim. Yani zor gelmedi bana ama onlar öyle söyleyince tabii ben de kendimi yokladım. Artık iyi kötü gireceğiz bir seviyeye.

Hafta sonu dershaneye gittik. Bana dediler ki “B şubesi“. Girdim. Kimseyi tanımıyorum. Bütün okul neredeyse aynı dershanedeyiz. Ben sınıftaki kimseyi tanımıyorum. Kendime de ne kızdım! “Çalışmazsan işte böyle kötü sınıfa düşersin, yok işte babamı zor ikna ettim, ben neyi zorluyorum?” Ne kızmak ama!

Hiç unutmuyorum. Sınıfta tanışma dakikaları. Ben küçükken daha çok sanatsal aktiviteler yapardım, yaşıtlarım gibi yani.

Öğretmen sordu, “En sevdiğiniz kitap, sizi en etkileyen kitap hangisi?” diye bir konu geçti. Biri laf aldı. “Ben 6 yaşımdayken Nietzsche okuyordum,” dedi. Ben güldüm. Sesli değil tabii. Dedim, “Yok, o kadar da değil, atıyor.” Neyse, herkesten tuhaf hikâyeler başladı.

Sonra benim ucum bitti. Yanımdan döndüm, uç istedim. Çocuk uç vermediği gibi konuşmadı da. Kendimi yokladım, bir tuhaflığım mı var diye.

İlk iki ders edebiyattı. Sonra matematik.

Öğretmen soruyu yazdı tahtaya. Ben kavrayana kadar arkadan o çocuk cevabı söyledi mi? Ona takıldım, ben soruyu unuttum. Soru da zor. Kızdım zaten. Saygısızlık. O kitabı okusan ne olur, özümseyemedikten sonra? Skor gibi.

Neyse.

Bir iki derken, ben gün sonunda müdür muavininin yanında aldım soluğu. “Hocam,” dedim, “siz beni buradan alın. Acayip bir sınıf.

Şimdi ben kendimi kabul ettim mesela. Ben öyle bir yalnızlığı kabul etmiyorum. Yalnızlıksa eğer mevzu sosyal yardımlaşmanın olmadığı bir ortam bana göre değil. Hepimiz yalnızız. Kendimi en çok orada yalnız hissettim. Ama paylaşmak yok, saygı yok, göz teması kesinlikle kurmuyorlar.

Dedim, “Ben neredeyim?” Adam “Değiştiremeyiz,” dedi mi? “Başlıyoruz,” dedim. Sonra daha düşük yaptım deneme sınavında ama ben paşa paşa bir ay o sınıfa girdim. Her hafta. Böyle bayılacak gibi oluyorum, ayaklarım geri geri gidiyor.

Sonra seviyemi düşürdüm. Bu defa da çok düşürmüşüm. O da az geldi. Onların da en zekisi ben oldum. Her şeyi ben biliyorum. Bir iki sustum.

Sonra dershaneye küstüm. O oldu.

Demem o ki ben o zamanlarda da yalnızdım aslında. Ama yalnızlığı iyi özümseyen biri aslında kaliteli diyalogların önemini daha iyi anlıyor. Kendini daha iyi özümsüyor. Neye ihtiyacı olup neye ihtiyacı olmadığını çok iyi biliyor.

Kendinin daha farkında bir hayat yaşıyorsun. Bu da kaliteli bir hayat getiriyor. Sınırlarını daha iyi çizebiliyorsun, ne yapman ve hangi noktada olman ya da bulunduğun yeri daha iyi görmeni sağlıyor.

Öyle kafede on kişi arasında ya da flörtle çıkılan bir kahvede kızdan habersiz yazınca olmuyor yalnızlık, üzgünüm.

Peki, Müge bu hayatın neresinde, ilişkiler ne noktasında? “Sevgilin neden olsun kendine aşıksan?” derseniz eğer…

O da bir diğer yazının konusu olsun, olur mu?

Gerçek yalnızlar, yalnızlarla tecrübelerini paylaşarak birbirini yukarı taşıyabilir.

Sevgiler,

Sevgi Müge Keçeci

Yorumlar Kıymetlidir…

Comments (

0

)