Ortalama Okuma Süresi: 10 dakika
Yazacağım.
Benimle ilgili hiç bunları okumadınız. Biraz da başka şeyler anlatalım.
Hazır mıyız?
O kadar çok izleniyor ki! Ben geç keşfettim. Oturdum, izledim. Her şeyi izlerim ben; her şarkıyı da dinlerim. Çok okurum. Eğitimli ukalalığım yoktur.
Sokağa çıksak, hiç okumamış biri beni hayat tecrübesiyle öyle bir aydınlatır ki o güne kadar nasıl yaşadığımı sorgulayabileceğimi bilirim.
Herkesin bir tecrübesi ve herkesten öğreneceklerimiz vardır. Herkesi dinlerim çünkü her hikâye dinlenmeye değerdir.
İzlemeye başladım.
Biz bu konsepti seneler önce izledik. Sosyal medyada o kadar çok yorum yapılıyordu ki oturdum, en baştan başladım. Yorumları okudum, insanlar neler yazmış baktım.
Hayran kliplerini de izledim. Reyting oranları inanılmaz. “Var bir büyüsü,” dedim ve baştan başladım.
Yorumları okurken bir yandan da bakıyorum, o kadar çok eleştiri var ki…
Kuzen aşkı, kocasının kardeşiyle evlendirme; kısacası dizideki her şey eleştiriliyor.
Ben 30 küsur yaşımda dedemin annesi ve babasının kuzen olduğunu öğrendim. Çevremde akraba evliliğine bu yaşıma kadar çok hâkimdim. Benim ailemde de vardı. Minik bir şok yaşadım. Kabullenmem de biraz zaman aldı. Yalnızca “Bizim başımıza nasıl gelir?” diye değil, “Neden?” diye de düşündüm. Dedem çok ileri görüşlü bir insandı. Onu büyüten insanlar da çok ileri görüşlü olmalı ki onun böyle olmasına destek olmuşlar.
Ailesinde doktor var; Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın doktorlarından. Avukatlar ve bir sürü eğitimli insan.
“Neden?” sorusuna cevap aramam bundandı.
O güne kadar da bir gün olsun bunları inkâr ettiğim olmadı çünkü her arkadaşımın ailesinde vardı. Akraba evliliği değilse bile o dizide gördüğümüz şeylerin bir özeti vardı.
Dedem bize gelenek görenek öğretti ama durup durup daha altı yaşımdan itibaren “Akraba evliliği çok günah,” derdi. Anlam veremezdim. Konuyu neden açardı, neden bunu söylerdi bilmiyorum.
Adam aslında bana bu zamanlara bir şey anlatmaya çalışmış. Yaşı epey vardı. “Herhâlde yaşamam ama bunları da işleyeyim,” demiş.
Dedemin annesi birine âşık, nişanlanıyor. Savaş çıkıyor. Nişanlısı gelmiyor. Babaanne evlilik çağında. Erkek ülke genelinde yok; 18 yaş üzeri erkek yok yani.
Babaanne dayısının oğlu ile evlendiriliyor. İlk bu ailede, daha önce yok. Babaanne 24, dede 18 yaşında.
Dede babaanneye hayranmış, bir dediğini iki etmemiş, çok saygı duymuş. Çok akıllı kadınmış ama. Kaç tane de çocukları olmuş.
Dedem mağarada doğmuş. Aylarca mağarada yaşamış insanlar. Savaştan. Kadınlar, çocuklar.
Tarih çok güzel. Okuyun. canlı tarihler de var, onları da dinleyin.
Biz çok modern büyüdük. Dedem başta olmak üzere hepimiz dil öğrendik; dini eksik etmeden, kültürlü olmamız sürekli salık verildi. Özümüzü kaybetmeden kendimizi, yaşadığımız yeri ve diğer ülkeleri bilelim diye hep tembihlendik.
Dedemin annesi çok kapalıymış. Ellerinde eldivenle gezermiş. Anlatabildim mi? Bunları yeni öğrendim, bu sene.
Dedem 20 küsur yaşlarında Arjantin’e gemiyle gitmiş. Kamara arkadaşı bir rahip. Bu adam Gaziantepli. Dönermiş, işi gücü batırınca memleketine ağa olurmuş. Onu seçmemiş ama. Zoru seçmiş. Kendine rağmen, kendini aşmış.
Seçimiyle aslında birçok şeyi değiştirmiş. Seçimiyle ailesini bambaşka bir aydınlığa ulaştırmış. Seçmeseydi ben belki Gaziantep’ten hiç çıkamazdım. Belki kuzenime âşık olmazdım, özel bir okula da gider, dil eğitimi de alırdım ama çevrem çok başka olurdu. Başka bir hayatın mümkün olduğuna hiç inanmazdım.
Bu kötü değil. Bunu kabul etmek zorundayız. İstanbul ve Bursa arası iki saat. Hâlâ Bursa’da olmayan ama İstanbul’da olan bir ton şey var. İki günlük gezide o anlaşılmaz. Bir ay kalın, gözlemleyin. Hâlâ üniversite okuma mücadelesi veren çocuklar var. Bakın, daha Marmara’dan çıkıp da haritanın ücra köşelerine gitmedik.
Büyümüş, çocukları olmuş. Halamı liseye göndermiş: Avusturya Lisesi, Schwester’lerin arasına. Schwester’i de anlatalım kısaca: Rahibeler. Yani yatılı okulda kızını rahibelerle okutmuş. Adam Gaziantepli.
Bana da vasiyeti, karnaval zamanı Rio’ya gideceksin. Anlatabiliyor muyum?
Küçüğüm tabii anlattığında bir fikrim yok. Bir gün televizyonda denk geldim, neyi git gör dediğine. Şok oldum. Parçalar birleşince, ben dedemin bugün yanımda olsa bir kez daha elinden öperim.
Dua ediyorum, yapamadığım için.
Kendini öyle böyle aşmak değil ama Atatürk gibiydi. Derdi ki: “İlim ve bilim neredeyse orada olacaksın, hep gelişeceksin.“
Şimdi bunların hepsini bir araya getirince anlıyor insan dedemin ne demek istediğini.
Biz modern modern yaşarken ailemizi yeni yeni tanıdık. Hemen kabullendim. İnkâr edemem.
Anne tarafımdan bahsedeyim biraz da.
Zaten alışığım. Çerkezler.
Kuralları zaten ağır. Bize o kadar ağırlığı kalmadı ama ucundan yaşadık.
Mütedeyyinler ama büyükanne de aşmış bir kadındı. Çok güçlü kadındı. Ailesine göre çok moderndi. Onun tedrisatından da geçtim. Çok akıllıydı.
Köyde yaşarlardı ama zamanında Rus prensler kalmaya gelirmiş evlerine. Ava gelirmiş Bursa’ya, onlarda kalırlarmış. İnançları gereği hepsi kapalıydı. Yaşadım.
“Yani Çerkez’den kız al ama Çerkez’e kız verme“nin ne demek olduğunu gördüm, neden söylendiğini.
Gelenekleri çok ağır.
Bununla yüzleştiğim yaş 12-13 gibi.
Siz nerelerde yaşadınız?
Nerelerden geldiniz?
Bu yorumlardan anladığım kadarıyla ben ve birkaç kişi dışında herkes Kıta Avrupası’nda büyümüş.
Bakın, bir şeyi kabullenmeden, nedenini anlamadan, inkâr ederek düzeltemezsiniz. Üstünü kapatırsınız.
Şimdi diyorlar ki “Yok bunlar.“
Var.
Ben yaşadım.
18 yaşıma geldiğimde, mal dışarı çıkmasın diye babamın halasının torunu, yani kuzenimle evlendirilmek istendim. Nasıl yok?
Nasıl kalmadı?
Ben hâlâ duyuyorum.
Siz hangi gerçekliğin insanısınız?
Bize nereden bağlanıyorsunuz?
Kadının kocası ölmüş, kardeşiyle evleniyormuş.
Kuzenler birbirine âşıkmış.
Bu ülkede, İstanbul’da yaşayıp evinden bir sokak çıkmamış, denizi görmemiş insanlar hâlâ var.
Modern evlilik nasıl oluyor?
Okuyoruz, dışarıda sosyal hayatta birilerini görüyoruz, beğeniyoruz; çay, kahve artık bir şeyler, beğeniyor evleniyoruz.
Uygulamalar var. Sağa kaydırıyorlar, sola kaydırıyorlar, birilerini buluyorlar. Bunları inkâr edebilir miyim, desteklemiyorum diye? Edemem çünkü var.
Kadın, şehrinden değil, ailesinin belirlediği rotadan bir milim çıkamamış. Kimi sevecek? Kiminle evlenecek?
Dürtü ya bu. Hani hepimize geliyor: Sevgilimiz olsun, bir hayat arkadaşımız olsun istiyoruz.
Bir de daha öncesinde âşık oluyoruz ya.
Yakında kimi görürsek ona âşık oluruz.
Lisedeysen ya liseden ya da arkadaş çevrenden birine âşık olursun. Görmediğine âşık olur musun? Olmazsın.
Bu güzelleme değil ki, gerçek.
Kuzen aşkı mı kalmış?
Bakın, gerçekten önce sorunu bulmalıyız. Şimdi bunu yazanlara benim minik bir sözüm var: Bunlar Türkiye’de var. Öyle çok Doğu bölgelerinde kaybolmayın. Çevremizde de var. Arayın, bulursunuz.
Bu köylülük değil, mal bölünmesin diye. Böyle ismini cismini iyi bildiğiniz ailelerde bile olabilir.
Bu durumdan bu kadar rahatsız isek eğer kadınların elinden tutacağız. Öyle yok, oturduğumuz yerden “Abi kaldı mı bunlar ya?” demek. Yok öyle.
Eğer babam tamam deseydi, bugün ne size yazı yazıyor olurdum ne de iş güç yapardım. Verirlerdi beni kuzenime; penceresi dahi olmayan evimden gündüz ışığımı yakar, yemeğimi yapar, kocamı bekliyor olurdum.
Alan veren razı olur, benim de bir adım olmazdı. İstanbul’un orta yerinde. Ruhunuz duymazdı. Bunları da zaten yazamazdım büyük ihtimalle. Siz bunları yazdıkça, eğer okuyabiliyorsam, kocam sosyal medyayı okumama izin verseydi, bütün gün siz gibilerin hayattan ne kadar kopuk olduklarını okur okur içlenirdim.
Mutsuz olurdum. Yaşımı yaşayamadığım için, yaşıtlarım gibi özgür olamadığım için.
Çünkü var.
Hâlâ yardıma ihtiyacı olan, hâlâ mal dışarı çıkmasın diye evlendirilen, hâlâ kuzenine âşık olanlar var. Gördükleri o çünkü.
Ben 80 yaşında değilim, 36 yaşındayım. 18 sene önce de vardı. Ailem onaylasaydı İstanbul’un orta yerinde şatafatlı bir düğünle kuzenimle evlendiriliverirdim. Okurdunuz.
Siz nasıl bir şey biliyor musunuz? Ben babamdan şüphe duydum. İki gün evde, evden nasıl kaçarım planı yaptım.
Çünkü okumak istedim. Üniversiteli olmak istedim. Korkumdan ne yapacağımı bilemedim.
Allah var, yalan söyleyemem, çocuk çok yakışıklıydı. Hayatım boyunca da görmemiştim. Biraz şekilci olsam, para pul peşinde olsaydım, tutturabilirdim bile. Belki kendim evlenmek isterdim. Yaşım biraz geçince, ne yaptığıma ayınca da mutsuz bir hayat yaşardım işte. “He” desem tamamdı yani.
“Babam masaya yumruğunu vurdu. Okuyacak. Çalışacak. İsterse evlenecek,” dedi. Demeyebilirdi de.
Nasıl korktum biliyor musunuz?
Yokmuş.
Bal gibi de var. Varmış. Gördüm.
İki sene önce bir üniversite öğrencisinin yaşadığını dinledim. Okulu bitirince memlekete dönmemek için kaçıp işe girdiğini dinledim. Memlekete dönerse kuzeni ile evlendirilecekti. Kız onun için işe girmiş, İstanbul’un en ücra yerinde, ailesi geldi aldı. Var yani. Ertesi gün kız gitti. Mal çıkmasın diyeydi. Var.
Yaşadığımız semtten ibaret değil hayat. Ben İstanbul’un en elit semtlerinden birinde yaşıyorum. Burada yok diyelim. Ama dünyada buradan ibaret değil.
Neler var…
İşte o gün ben dedemin “Akraba evliliği günah,” dediğinde ne demek istediğini anladım. Bir kere olduysa onun yüzü vardır artık. Akıllı adamdı. Korkutmuştu daha çocuk yaşta.
Buradan “yok” demekle olmuyor. Sokalım elimizi taşın altına.
Buradan bu kadar eleştiren kaç kişi var acaba Doğu’da bir çocuğun elinden tutmak için gönüllü olan?
Ben babamın masaya yumruğu vurduğu gün dedim ki ben kadınların elinden tutacağım. Yardım edebildiğim kadar kız çocuğuna yardım edeceğim.
Biz üniversitenin ilk senesinde okulumuzun Tarlabaşı’nda bir binası vardı. Gönüllü çalışıyorduk.
Ben çaresiz kaldım.
Çocuklarla çok güzel zaman geçiriyoruz. Gülüyoruz, eğleniyoruz. Gözlerinin içi gülüyor. Babamı yeni kaybetmiştim. Onların yaşında kardeşlerim var.
Yüreğim kaldırmadı. Bir süre sonra yapamadım. Cesaret toplayınca başka şeyler yaptım. Yapacağım da. Var aklımda bir şeyler.
Çaresiz kaldım. Bana daha fazla alışırlarsa?
Siz nerede yaşıyorsunuz, ben çok merak ediyorum.
Hangi gerçekliğin parçasısınız?
Bakın, biz eğitimli insanların sorumluluğu hâlâ çok.
Ben bu ülkede Neşet Ertaş’ı tanımayanı anlayamıyorum. Dinlersin, dinlemezsin, beğenirsin, beğenmezsin; hiçbirinde de zorunda değilsin ama “bilmiyorum” diyemeyiz. Dememeliyiz.
Kimse bilmese de bir değerdir ve dünya tanımış ve bununla da yetinmemiş; 2009 yılında UNESCO tarafından “Yaşayan İnsan Hazinesi” unvanını vermişler.
Yani tanıyanlar var.
O türküler neden var? Nereden çıkmış? Bunlara sırt çeviremeyiz.
Neşet Ertaş demişken, bir kez daha… Çok severim çünkü.
Dede, türkü ve halk müziği seansları için teşekkürler. Sen sevdirdin.
Ben, Anadolu’da iyi, vicdanlı ve gerçekten bazı şeyleri değiştirmek için canhıraş çabalayan birileri olduğunu biliyorum, Cihan gibi.
Ben “Öyle eleştiri kabul etmem,” diyenlere de itimat etmem.
Eğitimli insan, kendi dışında kimseyi görmez ve eleştiri kabul etmezse, eğitimsiz neler yapar?
Başak tanesi. Anlatırlar hep. Doldukça başı aşağıda kalırmış. Bu önemli.
O bilmek, mütevazilik katar insana, katmalı.
Kimse kimseyi okumadı diye dışlayamaz. Okuma bilmiyor diye de dışlayamaz. Bilemeyiz. Kimin ne bilgisi olduğunu bilemez.
Ben at biniyorum. Aldım diyelim eğitimini, at eğitmeni oldum. Benden 10 yaş küçük seyis çocuk beni cebinden çıkarır. Haddime mi? Ondan fazla bilebilir miyim? Bilemem. Kitaplarda yazmayanlar var.
Mühendis olurum, inşaat kalfası beni sollar.
Bu hayatta, kaç yaşında olursak olalım, öğrenci olduğumuzu bileceğiz.
Önce kendimizi eleştireceğiz.
Önce yaşadığımız toplumu kabulleneceğiz.
İnsan sevelim; sevelim ve anlayalım.
Anladıkça severiz çünkü.
Sevdikçe daha çok anlarız.
Ben izliyorum. Uzun soluklu da olsun inşallah. Kuzen aşkı güzellemesi de yapılmıyor. Ne diyeyim şimdi ben? Dünyaya gelişimimi reddedeyim mi?
Babaanneyle dede evlenmeseydim, ben olmazdım. Aşk mı artık, değil mi ben bilemem. Evlenmişler. Biz olmuşuz.
Ya… Neyse.
Ben de Alya kılığında Meryem gibiyim:)
O modernliğin, eğitimin altında neler var işte. Ne hikâyeler…
Şaka.
Alya ve Cihan’a bayılıyorum. Onlar da işte birlikte bir şeyleri değiştirecekler.
Meryem Alya ama, değil mi?
Peki, Meryem Alya ise Cihan’ı tanıdı mı?
İzliyorum.
İzledikçe kendimle, kendi hayatımla, kendi ailemle, kendi ülkemle barışıyorum.
Siz de izleyin.
Bunları yazmak ve yazarken bir daha yüzleşmek benim için zordu. Ellerim titredi. Ama yazdım. Birine dokunabilirse faydam ne mutlu.
Babam vefat etti.
Annem bizi okutmak için elinden gelen tüm çabayı gösterdi.
Ben tüm zorluğumuza rağmen Uluslararası İlişkiler mezunu oldum. Çalıştım, kendi işimi kurdum. Kardeşlerime katkıda bulundum, eve ekonomik olarak katkıda bulundum. Çok şükür kimseden para istemedim. Zorunda kaldığımız zamanlar oldu. Siz ne kadar zor biliyor musunuz? Onlar beni çok güzel hazırlamışlar.
Dedeme, babama ve onlardan sonra bize destek olan ve mücadelemize saygı duyan herkese çok teşekkür ederim.
Kendimi geliştirdim. Evlenebilirdim de. Evlenip bir elim yağda, bir elim balda gezerdim de. Ben vicdan arıyorum. Evlilik anca öyle.
Olay maddiyattan çok öte.
Büyükanne, yani annemin anneannesi de çok zor zamanlar geçirmiş. Böyle bir şeyler anlatırdı ve derdi ki: “bana eşekten düşeni getirin, halimden o anlar“.
Birbirimizin hikayesine saygı duymayı öğreneceğiz. Birbirimize saygı duymayı öğreneceğiz.
O yüzden önce kendi ailenizi, kendi aile olaylarınızı bilmelisiniz. Kendimizi anlarsak, karşımızdakini daha iyi anlarız.
Belki ön yargı biraz azalır.
Not: Uzak Şehir oyuncularına ve ekibine teşekkürler. Güçlü ve akıllı kadını onurlandırdığınız için. Güçlü bir erkeğin, bilen ve akıllı bir kadına olan hayranlığını her sahnede gösterdiğiniz için. Bu hikâyenin bir parçası olan herkesin eline, emeğine sağlık.
Sevgiler,
Sevgi Müge Keçeci
Not: Yazının hiçbir bölümünde #reklam yoktur.


Yorumlar Kıymetlidir…