Ortalama Okuma Süresi: 10 dakika
Geçtiğimiz gün dedemin ve babama ait faks ve mektuplarını seneler sonra ilk defa tüm cesaretimi toplayıp tek tek elden geçirdim. Bu, bir kısmıydı.
Çok duygulandım. Dönemin milletvekillerine, bakanlarına, cumhurbaşkanlarına ait telgraflar…
Biraz geçmişe gidelim. Babamın ailesi Gaziantepli. Babamın babası Mahmut Keçeci, tıp okumak için İstanbul’a, üniversiteye geliyor. O zaman Vefa’da, okula yakın olsun diye bir ev tutuyor.
Altı sene tıp okuyor. Son senesinde kardeşi çok hastalanıyor; öğretmeni olan bir hocasından destek istiyor fakat adam ilgilenmiyor. Dedem mesleğe küsüyor, okulu bırakıyor. Genlerinde de ticaret yeteneği var, ticarete başlıyor. İnanılmaz zengin oluyor, sonra bir hata ve hepsini batırıyor. Kendi yapmış, kendi batırmış.
Bir erkek için ağır tabii; babadan da para isteyemiyor. Gaziantep’te toprakları bol. Orada “keçe” işi yaparken dedem İstanbul’da bilinmeye başlıyor. Annesi ziynetlerini satıp gönderiyor; belli ki büyük dedenin rızası yok. Bazı şeyler hala bilinmiyor. Ama öğreneceğim, kendim için.
Orada iş öğreniyor, üç sene de kalıyor. Daha önce yazımda vasiyetinden de bahsetmiştim. Neyse.
Orada çalışıyor ve burada iyi bir yer ediniyor. Kıymetli. Ailesinde kim varsa hepsini de buraya getiriyor. Bir aile apartmanı. Enişte, yeğen demeden hepsine sahip çıkıyor.
Babası ise emlak işine yatkın, sürekli yer topluyor. Gaziantep’ten İstanbul’a, İstanbul’dan Bursa’ya… Çok geziyor; arazi, bina ne varsa bakıyor.
Suni deri işi başlıyor. Orada makineleri çizdirmiş. Rahmetli çok başkaydı. Herkes zekidir ama gerçekten dedem çok zeki ve sabırlı bir adamdı. Ayrı bir kombinasyon yani.
Kral oluyor.
Eyüpsultan’da meşhur. İstanbul’da birçok semtte birçok şeye desteği var. Özellikle muhtaç olanlara baba oluyor. Geçen senelerde Karagümrük Futbol Kulübü Başkanı olduğunu öğreniyorum.
Ben 14 yaşımdayken vefat etti. Bu hikâyelerin hiçbirini bilmiyorduk. Tek bir tanesini bile.
Çocuğuz tabii. Bir de rahmetli bana çok düşkündü; sebebini bilmiyorum. Nereye gitse ben peşinde, her akşam telefondayız. Bana dair hayalleri var. Ailemize dair. Seçmiş beni. Yetiştiriyor. İş anlatıyor, din anlatıyor, insanlığı anlatıyor. Hayat koçu gibi düşünün. Ben bir de çok küçük yaşımdan itibaren hatırlarım. İki yaşımdan itibaren her şey çok net bende.
Dedem adeta bir kral. İstanbul’da tanımayan yok. İşlerinde de çok dürüstler. Şimdi şimdi birçok şeyi tekrar hatırlıyorum. Herkese ürün vermiyorlar. Millet kapıda sıra.
Hatta geçtiğimiz ay halam bir şey anlatıyor: İsviçre dedemi çağırmış, “Yer verelim, gel bu işi burada yap,” demiş. Yaşı da büyükmüş, cesaret edememiş. Yaptıkları iş öyle kaliteli.
Babam işi bir seviye ileri taşıyor ve ürettikleri suni deriden mayo yapmış, ceketler yapmış. Hatta onların fotoğraflarını da geçtiğimiz senelerde buldum, şimdi bile ünlü olan birçok manken. O kadar güzel ki tasarımlar…
Çocuğuz, maddi durumumuz iyi; onun farkındayım ama okulda bizden daha çok şey yapan arkadaşlarımız var. Çocuksun, ister istemez kıyas yapıyorsun. “Bizden herhâlde daha iyiler,” diyorsun. Çünkü biz “ha” deyince bir şey alınmıyor ama özel günlerde en güzeli alınıyor. Zamanı var yani.
Bir hafta sonu geçiriyorum: Otel brunch’larında, otel müdürleri masada, sarayları geziyorum. Her şeyi dedem anlatıyor ama her şey yaşında.
İki anım var. Bunları anlatmak zorundayım çünkü beni ben yapan, hayattaki bazı dersler var. Bu iki anı da onlardan biri.
Bir gün Çırağan Oteli’ndeyiz. Altı ya da yedi yaşımdayım. Gittiyseniz bilirsiniz; otelin koridorlarında mağazalar vardır. Bir gün Gazebo’da yemek yedik. Rutinimiz ise Gazebo’dan saraya geçip dedemin tarihi yerinde anlattığı saraya gitmek. Koridora girdik. Dedem bana mağazaları da anlatırdı, markaları da. Zaten mağazadakiler onu tanır, selam verirdi.
O mağazalardan birinden jilet gibi bir ağabey çıktı. Dedemle ayaküstü konuşurlarken benim hiç merakım yoktur; hâlâ da çok yoktur. Vitrine takıldım. Bir saat; saatin ekranında ise bir şeyler oynuyor. Şekiller var. Nasıl takıldım saate! Bir de hiç sevmem ama şeker pembe.
Bekledim, dedem konuşmasını bitirdi. Elimden tuttuğu an:
“Dede, bir şey söyleyebilir miyim?“
“Tabii.”
“Bana bundan alır mısın?“
Nasıl gülüyor adam!
“Seni cimcime!” dedi. Nasıl biliyor iyi malı! “Tabii alırım,” dedi.
O zaman tabii ne pahalı ne ucuz öyle bir algım yok; zaten dedemle hiç yok. Elinde bir kredi kartı var. Ben kredi kartının bedava bir şey olduğunu düşünüyorum ama hiç arsızlığım yok. Yani ilk defa öyle bir şey söyledim; nasıl söyledim onu da bilmiyorum. Utanıyorum ama çok beğendim de.
“Alırım,” dediği an babama ne diyeceğimi düşünüyorum. Çok kızar. Ama saat çok güzel.
“Gel bakalım saate,” dedi.
Biz mağazaya girdik.
“Abisi, Müge vitrindeki saati çok beğenmiş. Bize onu gösterebilir misin?” dedi.
Adam da güldü. Neyse, çıkardılar saati.
“Hadi deneyelim,” dedi ağabey. Taktı saati koluma. Nasıl güzel bir şey! Ben sadeyimdir çok; üzerinde parıl parıl taşlar var ama çok güzel.
“Burada daha sadeleri de var,” diyor.
Onlara da bakıyorum ama ben o pembe şeye takıldım.
Artık paketleme aşamasına gelmemiz gerekiyor bence.
Dedem soruyor: “Beğendin mi?“
“Çok.”
“Nerede takacaksın?” “Bayramda,” dediğimi hatırlıyorum.
Bayramlar o dönem çok özeldi bizim için. Dedem her bayram beni alışverişe götürür, özenle kendi seçerdi kıyafetlerimi. Hatta o mağaza hâlâ var. Semtimizde her gün önünden geçerim; dedeme saygı gibi, çocuklukta bazı şeyleri hatırlamak gibi. Hâlâ o dükkânda çok güzel kıyafetler vardır çocuklar için. Ara sıra girer bakarım. Neyse.
Mağazadaki ağabey: “Yaşına biraz büyük değil mi?“
“Yok, bayramda takarım.”
İkisi de nasıl gülüyorlar bana!
“Şimdi onu çıkaralım, başına bir iş gelmeden. Bugün değil ama ben sana onu alacağım.“
“Abisi, çok teşekkür ederiz. Biz paramızı ayarlayıp yine gelelim; belki Müge başka bir şey de beğenir.”
Mağazadan çıktık. Ben de teşekkürümü ettim.
“Ben sana o saati alacağım ama ne zaman biliyor musun? Sen önce ilk mektebi başarıyla bitireceksin, sonra orta mektebi, sonra liseyi, sonra üniversiteye çok iyi bir yere gireceksin. İşte o zaman alacağım. Bu saat senin üniversite hediyen.“
“Kaç sene sonra?“
“15-16 sene.“
“Tamam.“
Hiç bozulmadım çünkü dedem gerçekten çok akıllı adamdı. Hiç tutturmama imkân vermeden o kadar güzel anlatırdı ki büyülü bir insan gibiydi. Ben de onu öyle güzel dinlerdim ki.
Biz rutin saray ziyaretlerimizi yaptık. Gezdik, gördük. Sarayın ikinci katında, toplantı salonlarının ortasında koltuklar vardır. Orada mola verirdik hep. O sırada otel çalışanları neredeyse hepsi dedemin peşinde.
Onlar bize bir şey getirirken dedem hep bir şeyler anlatırdı: Ablaların, ağabeylerin kıyafetlerine bak, ne kadar özenli; tırnaklarına bak, ne kadar bakımlı; ablaların saçları ne kadar özenli…
Hatta bana onların bize servis yaptığı tepsiyi bile taşıtırdı. Yani, diyorum ya, elinde bir hamur var, şekillendiriyor. Servis nasıl yapılır onu anlatıyor, ne ile ne servis edilir onu anlatıyor.
Mutlaka biri yanımıza oturur, bana onları dinleyeyim diye onları konuştururdu. O gün bize servis yapan bir abla vardı. Kızını oturttu yanımıza.
“Ablası, sen ne okudun, Müge’ye de anlatır mısın?” dedi.
O zaman muhtemelen 30’larında olan bir kadın bana döndü ve anlatmaya başladı. Dedem masadan kalktı, geziyor. Ben tabii soru canavarı, sordukça soruyorum.
Sonra konuşma bitti, abla kalktı. Dedem elinden tuttu. “Herkesi dinleyeceksin,” dedi. “Herkesi anlayacaksın,” dedi. “Bak, kız ne güzel çalışıyor,” dedi.
“Sen de çalışacaksın,” dedi. Ablanın çocuğu vardı. “Bak,” dedi, “hem anne olmuş hem kendi parasını kazanıyor. Kadın dediğin güçlü olacak. O saati sana ben alacağım ama sen de çalışacaksın. Mektebini bitirecek, işe başlayacaksın. Fabrikanın ilk makinesinden başlayacaksın. Ben o fabrikayı kurarken param yoktu, kutuların üzerinde uyudum. Hiçbir şey kolay kazanılmaz. Ben o saati bugün alırsam, o saati iki gün sonra çıkarıp atarsın,” dedi.
Sonra o gün markete uğradık. Her buluşmamızda, şeker olsa dahi bir şey alırdı. Markette eskiden teknoloji alanları vardı. Ben cama yapıştım. Üzerinde Mickey Mouse olan bir saat ve Mickey Mouse’un kolları dönüyor. İnanılmaz geldi. Aynı oteldeki saat gibiydi. İşte, çocuk aklı.
Bu sefer de dönüp dedeme, “Bunu alır mısın?” dedim.
“Seni cimcime, alırım ama bunu zamanı gelince çıkaracaksın. Bu ilk mektep saatin olsun, orta mektepte başka alırız,” dedi.
Diyorum ya, arkadaş gibi. Bir de sabırlı. Her şeyi nasıl anlatırdı! Yani, olmazın bile tane tane açıklaması vardı. İlk defa Prenses Günlükleri filmini izlediğimde, kendimi gördüm. Dedemle olan zamanlarımızı hatırladım.
Bana yer sofrasını da gösterdi, ulaşabileceğim en lüks hayatı da.
Ama bir şeyi hiç unutmamamı istedi: “Yardım edeceksin! Herkese. Gerek bilginle, gerek maddi gücünle, herkese ulaşacaksın” derdi.
Neyse.
Bir gün yine beraberiz. O zaman sanırım bir sene sonrası, hafta sonu. Fabrikadan bir şey alacak, uğradık. Çok kimyevi olduğu için biz uzun bir süre giremedik fabrikaya. Suni deri üretimi çok kimyasal bir süreç.
Odasına girdik. O zamanlarda böyle hatırlarsınız, mobilyacıların genç odaları meşhur. Odaya girdiğim gibi ben masasına ve sandalyesine takıldım mı? Ama çok fena takıldım. Çok küçükten bu yana böyle tasarım şeylere merakım olduğunu onunla anladım. Kaliteliyi buluyorum.
Bir odası var, kocaman. Çocukken her şey zaten kocaman ama sonradan gezerken anladım, gerçekten kocaman, 60 metrekare var.
Bir de bir çalışma masası ve sandalyesi. Devasa, kocaman. O koltuk bana oradan göz kırptı. Çocuk aklı, o bir şeyler ararken ben de koltuğa oturdum. Hiç masa filan gözümden gitti. Dönüyormuş. Başladım mı dönmeye? Bir iki tur döndükten sonra durduruldum. Dedemle göz göze geldik. “İn aşağı,” dedi.
Korktum. Dedem bana bir gün ama bir gün bağırmadı, kızmadı, korkutmadı. Yanlış bir şey yaptım ama ne?
“Gel bakalım,” dedi. Tuttu elimden.
Biz en aşağı indik. En alt kata. Kocaman makineler var. Bir makinenin başına geldik.
“Bu ilk hat,” uzaktaki varilleri gösteriyor, “o varillerdeki hammaddeler buraya taşınıyor. Buradaki makineye konuluyor.”
Biz ilk makineden başladık. Fabrikayı bitirdik. Üst kata çıktık. Muhasebe ve diğer departmanları da geziyoruz, sırayla.
Geliyoruz en üst kata, odasına.
“Şimdi bu koltuğa oturmak için önce en alt kattan başlayarak her yerde çalışacaksın. Her yeri öğreneceksin, sırayla. Sonra en üst kata geleceksin. O koltuğa oturmak öyle kolay değil. Unutmayacaksın, ukalalık yapmayacaksın. O ustabaşı ağabeylerin senden daha deneyimli. Onların bilgilerini dinleyeceksin, onlar sana işi öğretecekler.”
Demem o ki, bu anlattığım iki hikâye benim için çok kıymetlidir. Dedemle yaşadığım her şey çok kıymetlidir ama bu ikisi dedemin bana hayatta verdiği en önemli iki derstir.
Neden mi?
Bunları dillendirirdi de zaten. Kadın ayaklarının üzerinde duracak, kadın akıllı olacak ki sağlıklı nesiller yetişsin. Kadın çalıştıkça düzenli olur, düzenli oldukça hayatı da düzenli olur. Yemene içmene dikkat edeceksin, hareketi eksik etmeyeceksin. Gezilmesi gereken zamanda gezecek, çalışması gereken zamanda çalışacaksın. Ev işi yapmayı da bileceksin, işine sahip çıkmayı da. Kimseye güvenmeyeceksin; sorumluluğunu alamadığın hiçbir şeyi yapmayacaksın.
Açıkça suratıma söylerdi: “Hazır para yok kimseye.” Ve böyle çok para harcayan insan gördüğünde bana döner, derdi ki: “Sormalı aslında, babanın parası mı, alın terin mi?”
Daha kendimi yeni bulduğum bir yaşta onu kaybettim. Ondan sonra çok hayal kuramadım zaten. Korktum hayal kurmaktan ama hep derdi ki: “Ben olmasam da bunları yap.” O zaman anlayamıyorsun tabii. Bu başka bir yazının konusu olsun:)
O beni yetiştirdi. Hep söylerim, beni bu kadar güçlü kılan babam ve dedemdi.
Sana her türlü imkânı sunacağız ama sizler de bu imkânları en iyi şekilde kendinizi geliştirmek için kullanacaksınız.
Babam daha yaşıyordu. 17 yaşımda bir kahve zincirinde çalışmak için onunla kavga ettim. İzin vermeyişinin nedeni yaşımın küçük olmasıydı. Babam vefat etti. Ben o zamandan bu yana, kendimi bildiğim günden bu yana çalışırım.
Bu meziyet mi? Evet, meziyet.
Bu, kadın erkek üstünlüğü değil, insan olma meziyeti. Bakın, erkek eline bakmaktan çok öte bir kavram bu.
Ben çalıştıkça en yakın arkadaşlarım “Paraya mı ihtiyacın var?” diye soruyordu. O zaman gerçekten vardı ama olmasaydı da bizim ailede yok. Zaten ben yapamazdım da, mümkün değil.
Bakın, kadın ya da erkek, işi ya da amacı olmayan insan bir süre sonra çok boş şeylerle uğraşır. Çok gördüm ben, en yakın arkadaşlarımda bile. Altın günü de yapılır, abuk subuk “o ne giymiş, bu ne giymiş”e de bakılır.
Markaların hikayeleri bilinir ama çorabı sökülse dikemez. Babam da, dedem de bana bunların önemini o kadar güzel anlattılar ki…
Annem yok mu? Var. O da çok önemli. Bunları neden anlattım biliyor musunuz? Onları güçlü kadınlar yetiştirmiş. Hayranlardı. Dedem annesine hayrandı. Beni de güçlü olmak için cesaretlendirdiler.
Bugün onlar yok, yaklaşık 20 senedir ama öğrettikleri sayesinde hep varlar. Kim olduğumu, nasıl bir aileye sahip olduğumu bir gün unutmadım. Yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim. Hepsi beni ben yaptı ve yapıyor. Bir kız olarak bunları yazmalıyım. Çünkü aslında onlar yani erkekler güçlü kadınları seviyorlar. Onlar kararlı, hayata karşı dimdik duran kadınları seviyorlar.
Eğer boş işler peşinde koşarsan sosyal medya o, şu ya da bu seni yönetir. Çok normal. Paranın en kıymetli şey olduğunu da düşünürsün, parayla her şeyi yapabileceğini de. Hayatta gerçekten paranın da satın alamayacağı şeyler vardır be en önemlisi tecrübedir.
Ama hayat öyle bir yer değildir.
Onların isimleri bana hiçbir yerde kapı açmadı. İşe başladığımda gidecek bir fabrikam yoktu. Sıfırdan kendimi inşa ettim. Bana o inancı, o öğretiyi, o sabrı, o azmi ve o direnci öğrettiler.
Bunu da en iyi ata binerken ve tenis oynarken hissediyorum. Sanki bu ikisini de yaparken onlar benimle konuşuyormuş gibi geliyor.
Sonra biri gelir der ki: “bu kadar zorlu yoldan öğrenmeye gerek var mı?”
Var.
Herhangi birinin vicdansızlığına, herhangi birinin eline, herhangi birinin sana bir şeyi nasıl yapacağını senin ne yaşadığını bilmeden söylemesine fırsat vermemek için var.
Her şeyin zamanı vardır. Bunu söylemek zorundayım. Arkadaşlarımın hepsi daha 20 yaşında Rolex saat takarken ben, evde envai çeşidi olsa dahi o saati 30 yaşında koluma taktım. Her şeyin bir yaşı vardır. Öyle büyüdük.
Ben doğruyum değil. Bozulma böyle başlar.
Demem o ki, kendi paranı kazandığında onu o kadar güzel ve doğru yerlere harcıyorsun ki. Bugüne kadar bakıp da “Ben bunu nereden aldım?” dediğim hiçbir şey olmadı.
Bu satırlarım dedeme…
Mahmut Bey, o saati alabilecek param oldu. Sen yoktun ve o gün ne demek istediğini, o saati almayıp kendime başka bir şey aldığım gün daha iyi anladım. O saati almadım, kendime yatırım yaptım ama o saati de alacağım. Sana söz:)
Kendimi ödüllendireceğim.
O saat Van Cleef & Arpels’dı.
Bugün X’te bir yazı gördüm. Yazının LİNKİ. Bu yazının temelinde aslında bunlar yatıyor. Nasıl büyüdüğün… O bahsettiği ekonomik özgürlüğünü kazanmamış ve evlenmeyenlerden biri de benim.
Bu yazı ne zamandır taslaktı. Bugün yayın zamanıymış. Hayatıma böyle tam birileri girecek gibi olduğunda buna dikkat ederim. Bu vasiyet değil, aile görgüm bu benim: Kolay para yoktur, emeksiz hayat olmaz, çalışmadan rahatı anlayamazsın. İstersen müzik yap, istersen kimyager ol, emek sarf etmeden mümkünatı yok.
Ben sadece hakettiğime biraz geç inandım. O da benim kendimle olan savaşımdı diyelim.
Valla kızlar, sözüm size! Çok okuyacaksınız, çok araştıracaksınız, çok bileceksiniz ve en önemlisi kendinize yeteceksiniz. Yetmeyi bileceksiniz. Bu seçilmek için değil. Kendiniz için.
Çünkü sonra ne oluyor biliyor musunuz? Birbirinize saldırıyorsunuz. Birbirinizi kıskanıyorsunuz.
Ben böyle ve kendim olduğum için en çok kendi hemcinslerim tarafından dışlandım. Bir masaya otururum, kadın erkek farketmez her şey hakkında bilgim vardır, konuşmaya başlarım. Önce sizlerin bakışlarını hissederim, sonra beni nasıl dışladığınızı. Erkeklerin ya da kadınların bana hayranlıkları bir süre sonra onları rahatsız eder.
Bunu da 30’umdan sonra öğrendim. Neden dışlandığımı…
Kendi gelişmemişliklerinin hırsını benden çıkarıyorlardı.
Ben babam vefat ettiğinden bu yana yolumdan hiç çıkmadım. Afedersiniz “eşek gibi” çalıştım.
Yok öyle!
Ukalalığını yapacağım bunun.
Ama hepsinin elinden tuttum. Hepsinin. Biri de çıkıp, bana yardım etmedin diyemez. Herkesin elinden tuttum, kadın erkek, yine olsa yine yaparım. Yapıyorum da zaten.
Çünkü şuna inanırım: birine nasıl yardım ettiğini bilemezsin. Neye çare olduğunu bilemezsin. Kendime nasıl davranılsın istersem, herkese öyle davranırım.
Ben aileme beni böyle yetiştirdiği için çok teşekkür ederim.
En çokta ailemin erkeklerine.
Sen yapamazsın kız halinle demeyip, her şeyi tane tane anlatıp, arkamda durup cesaretlendirdikleri için.
Özel Not: Yazının bu kısmına kadar gelmiş olanlara çok teşekkür ediyorum.
Sevgiler,
Mahmut Keçeci’nin cimcimesi Sevgi Müge Keçeci:)
Not: Bir sonraki yazımda da babam İbrahim Keçeci’nin beni nasıl şekillendirdiğini anlatacağım.
Yazıda #reklam yok ama marka adı geçtiği için #reklam yazıyorum.


Yorumlar Kıymetlidir…