,

çocuk gibi çocuk.

Ortalama Okuma Süresi: 10 Dakika

Açılın, yargı makinesi teyze geldi!

Çok şaka yaptım ama durumlar hiç iyi değil.

Her şey bugün bir çizgi film karakterine denk gelmemle başladı. Onu izlediğim an çocukluğum aklıma geldi. Ne kadar mutlu çocuklardık biz! Hayat telaşemiz yoktu, dünya daha sağlıklı ve daha güvenli bir yerdi sanki.

Evlenmedim ve aynı düşüncede birini buluncaya dek çocuğum olmayacak. Bu benim kendi kararım. Baba olma sorumluluğu çok başka ve ben kendimden çok eminim. Uzunca bir zamandır, bugün anne olsam nasıl bir anne olurdum diye düşünüyorum. Ne yapardım? Montessori eğitimi verirdim.

Okul konusunda kafam çok karışık. Aşı karşıtları gibi olmak istemiyorum ama okul fikri, daha doğrusu okul sistemleri bana çok tuhaf geliyor. Çok şükür, evde her tür okul sistemini gördük. Ben, “eti senin kemiği benim” diye tabir edilen çok geleneksel bir sistemde büyüdüm. Bu sistemde öğrencilerin ne kadar hırçın olabildiğini gördüm. Kardeşim Kanada eğitim sistemine sahip bir lisede okudu ve okulun Türkiye hazırlığı yoktu. En küçük kardeşim ise Amerikan sistemi olan bir okulda okudu ve mezun olduğunda hepsi CEO olacaklarını düşünüyordu. Gerçek dünyadan uzak bir eğitim sistemiydi.

Şimdi sürekli okullardan, sanki velileriymişim gibi mesajlar geliyor. Bir sürü okul, kayıt zamanları… Bunları düşündüğüm zamanlarda bu mesajların gelmesi de manidar oldu.

Düşündüm…

Çocuğumu nereye gönderirdim? Bilmiyorum. İnanın, bilmiyorum.

Benim yetiştireceğim çocuk, şimdiki çocukların yetiştiği tarzdan farklı olacak. O ayrılmasın diye ben onu şimdiki sisteme göre yetiştirmeyeceğim. Bunu derken ne demek istedim? Anlatayım: Ben annemi dinlerim ve çocukta herhangi bir sıkıntı görmezsem pedagogu çok fazla işin içine sokmam. Her hafta pedagog görmeyiz. Yani, düşerse şişen alnına ekmeği çiğneyip yapıştırırım. Öyle canı isteyince değil, zamanı geldiğinde bezi çıkarır.

En çok hayret ettiğim de şu: “Canı isteyince bezi çıkarır!” Çocuk beş yaşında ve hâlâ bez kullanıyor. Anaokulunda bu çocuk sıkıntı yaşamayacak mı? Arkadaşlarının arasında ayrılmayacak mı? Herkes tuvalete giderken kendini sorgulamayacak mı? Ben bunların açıklamasını çok merak ediyorum. Bu konuda psikolojiden ziyade bilime inanıyorum.

Çok doktorlu bir çevredeyim ama annemden farklı bir şey yaptıklarını görmedim. Çünkü annem de doktorlara çok sorarmış; ben çok problemli bir çocukmuşum, psikolojik olarak değil, fiziksel olarak. Çok zayıfmışım, bünyem çok zayıfmış, yemek yemiyormuşum gibi… O nedenle doktorlardan hep bilgi almış. Dedem zaten tıp okumuş ve hâkimdi.

Çok yaramazdım ama. Yerimde duramazdım. Ama hiperaktif gibi değildim. Oyun zamanlarında öyleydim. Bir gün terlemediğimi ya da sıcak basıp kızarmadığımı hatırlamıyorum. Hemen üzerimi değiştirip oyuna devam ederdim. Dedem “Yaramaz çocuk iyidir,” dermiş ve beni “me time”larımda serbest bırakırlarmış.

Öyle abidik gubidik şeyler yedirmem. Çok şükür, çok sağlıklı büyüdüm. Annem de bilinçli bir insandı. Her neslin bir neslin üstü olduğunun farkındayım ama bizim neslimiz bambaşka bir gezegenden bize bağlanıyor gibi geliyor. Ben ilk kolamı on iki yaşımda içtim (1988 doğumluyum). Kardeşim hâlâ içmiyor ama en küçüğümüz çocukluğundan beri seviyor. Ben çok sevmem ve aramıyorum. Dışarı çıktığımda içerim. Çocukken hepimize teklif edildi ama isteseydik belirli zamanlarda içebilirdik.

Pasta da yedik zamanında, çikolata da… Cips filan yemedik çünkü hâlâ çok sevmeyiz ama sevsek onu da yedirirlerdi. Bununla ilgili bir anımız var: Çocukken bahçedeydik. O gün annem gelememişti, ablamız vardı yanımızda. Bakkala gitmiştik. Haftanın bir günü serbest gündü ve bakkaldan herkes istediğini aldı. Ben hiç unutmuyorum; ayran ve çubuk kraker, ablam çekirdek, kardeşim de çikolata almıştı. Bir de alt komşumuzun ikizleri vardı. Onlar da cips ve kola almışlardı. Biz sakin sakin yerken bir hışırtı, patırtı koptu. Çocuklar ağızlarına beşer beşer cips sokuyorlardı. Ben küçücük ayranımın daha yarısına gelmemişken çocuklar kolayı bitirmişti. Biz şaşkınlıkla izledik. Eve çıkıp tabii ki anneme anlattık. Meğer evlerinde beyaz ekmek bile yasakmış. Karar, denge nerede? Aileleri ise çok iyi bir kurumda eğitmenlerdi. Çocukların kendilerini zor ifade ettiklerini çok net hatırlıyorum.

Psikolojiye ve felsefeye çok inanırım ve çok okurum. Lakin bu kadar insan psikolog ve pedagog geziyor ama ben yerinde oturabilen ve dikkat dağınıklığı olmayan çocuk görmedim.

Bakın, bizim evimizde hiçbir şey yasak değildi. Bunu dediğimde “saldım çayıra mevlam kayıra” bir düzende büyüdüğümüz anlaşılmasın. Bir oyuncak odamız vardı; bir oda dolusu oyuncak. Her gelen hayran kalırdı. Bir gün bir oyuncak alınıp da, bir sonraki için ağladığımızı hatırlamıyorum.

Çizgi film kasetlerimiz vardı. Kimsede yoktu. Babamın bir arkadaşı Amerika’dan gönderirdi. Okuldan gelirdik, bir şeyler atıştırıp televizyonda yayınlanan çizgi film kuşağını izlerdik. Sonra sorumluluk senindi; ödev yapmak için ertesi güne kadar zamanın vardı. Yatma saatimiz de vardı: en geç on. Tepemizde kimse “Ders yap, ders yap!” diye tutturmuyordu. Kurallara uyarsak akşam o kasetler bize açılırdı. Hava güzelse zaten eve girmezdik; çanta bırakılır ve hava kararıncaya kadar bahçede tepinilirdi. Babam gelmeden beş dakika önce bile eve girdiğimizi bilirim.

Yani demek istediğim, biz kendi yaşıtlarımıza kıyasla çok şükür çok büyük imkânlarla büyüdük. Şimdiki çocukların bizden çok daha fazla imkânı var, tamam. Biz o zaman bu halde değilken şimdiki çocuklar neden böyle?

Anlayamıyorum. Bu kadar bilginin olduğu ortamda düzen nasıl sağlanamıyor?

Annemlerin zamanında tek bilgi kaynağı doktorlar, anneleri ya da ansiklopedilerdi. Başka bir şey yoktu. Bu kadar psikolog, pedagog, koç yoktu. Bizim evimize çok çocuk gelirdi ve çok zaman geçirirdik. O kadar çocuk içinde sadece üçünde aşağıda listelediklerim yoktu:

Bir şeylere kıymet vermek yok. Değer yok. Büyük yok, küçük yok. En kıymetli ve önemli kendileri. İlgi kendilerinden çıktığı anda dikkat çekmek için mutlaka bir şey yapıyorlar.

Masada kesinlikle oturmuyorlar. Ya koşturuyorlar ya da masada yemek istemiyorlar. Çatal bıçak kullanmıyorlar. Yemekte bir şeyle oynanmaz. Ben uzman değilim ama kendimizden yola çıkarak konuşalım. Bunun nedeni, nimeti bir kenara bırakalım, büyüklerde de böyledir. İnsan bir şeyle uğraşırken diğerini de idare etmeye kalkarsa dikkati dağılır ve odaklanamaz.

Ortanca kardeşim çok meyilliydi sofra kurallarını delmeye ama kibarca uyarılırdı: “Sofraya saygısızlık, nimete saygısızlık olmaz,” denirdi. Konu kapanır ve herkes kendine çeki düzen verirdi. “Yemek bulamayan çocuklar” tabakta kalan her pirinç tanesinde hatırlatılırdı.

Bağırma…

Böyle bir şey yoktu. Eskiden, yani on sene önce nadiren çocuk çığlığı duyardık. Şimdi ise bu bir gelenek hâline gelmiş. Bağırmayanı anlamaya çalışıyorum ve “Neden bağırmıyor acaba?” diye sorguluyorum.

Ödev yok zaten. O sorumluluk hiç yok. Konuşma adabı yok. Abuk subuk cevaplar veriyorlar. Babam bizi evin içinde öyle bir şımartırdı ki! Babamla oynarken sucuk gibi, kıpkırmızı olurduk koşturmaktan, o küçük evin içinde. Tabii sonunda şaka kavgaya dönerdi, o ayrı. Annem bütün gün bizimle çizgi film izler, oyun oynar, kitap okur, yemek yapar; yani işte “arkadaş gibi” dedikleri şey. Bir kez olsun sözlerinden çıktığımızı hatırlamıyorum.

Annem anlatır: Ben çok zor yemek yermişim, çok iştahsızmışım. O zaman tabii daha “baba zamanı” keşfedilmemiş, mağara dönemi. Ama bizde o uygulamayı babam keşfetmiş. Annem der ki: “O kadar kötü yemek yiyordun ki midem bulanıyordu. Baban yemek yedirmeyi çok severdi, seni o yedirirdi.” Babam hiç teklifsiz alır beni yedirirmiş. Eve geldiğinde, hatırladığım yaşlardan itibaren şunu bilirim: Babam bizimle çok zaman geçirirdi ama annemin zoruyla değil, gerçekten içinden gelirdi. Zaten eğlenceli bir karakterdi, çocuklar onu çok severdi, bayılırdı. Arkadaşlarını ve arkadaşlarının çocuklarını eve toplamaya bayılırdı. Tabii annem de onu hiç rencide etmezdi. Yemekse yemek, ev toplamaksa ev toplamak. Biz bunu görüp büyüdük. Şimdi, dönüp baktıkça annemin anne, babamın ise baba olmak için doğduğunu görüyorum. Yanlış anlamayın, bu adam koca fabrika sahibiydi; ne sorumluluk vardı üzerinde!

Şimdi “baba zamanı” var. Babalar yorgun, çocuklarla ilgilenen anne varsa var ama birçoğunda o da yok. Çocuk iki dakikada ikisini bir arada görünce deliriyor. Kural, nizam yok. Yani beş-altı yaşındaki çocuk artık önden yedirilmez. Öğrenmeli herkesle birlikte sofraya oturması gerektiğini. Biz onlara şaka da yapardık ama ödev dendiği zaman ödev, sofraya dendiği zaman sofraya.

Artık gülemiyorum. Bugün liseden yeni mezun bir kızla olan bir diyaloğu izledim bir yerde. Soruyorlar: “Mezun olunca ne olmak istiyorsun?” Ciddi de bir ortam. “CEO inşallah,” diyor. Anlamaya çalışıyorum; mezun olduğumuz gibi herkes açmış kolunu bizi bekliyor sanki. İnşallah hepsi çok iyi yerlere gelsinler ama ben ne demek istediklerini gayet iyi anlıyorum: Kolay yoldan yönetici olmak.

Çaba?

O, yok. Olmalı. Ben kesinlikle bu kolaycılığı kabul etmiyorum. Yapamayacakları için değil, tatmin yüzünden.

Şimdi düşünüyorum: Nasıl bir anne olurdum?

Evde olurdum ilkokula başlayana kadar. Sonra çalışırdım ama sorumluluk benim olurdu. Öyle anneme, kayınvalideme attım yok. Baba olacak olan da her kimse çocuklarının farkında bir adam olacak. Zaman geçirmeyi kendi isteyecek. Üzerinden yük almak için değil, çocukları için çocuklarıyla zaman geçirecek. Öyle “kadın yapar eder” yok. Dedem de böyleymiş, babam da böyleydi. Böyle gördüm ben.

Dedem öyle derdi: “Büyüyeceksin, okuyacaksın, çalışacaksın, evleneceksin, çocukların okuyacak, eğitimli anne olacaksın. Sağlıklı nesilleri, sağlıklı anneler yetiştirir“.

Nasıl anne olurum? Klasik, standart. Değişimden korkum yok ama yapılan birçok şeyin çok saçma bir yere doğru gittiğini görüyorum. Ceza yok, kızmak yok.

Nasıl yani? “Yok” kelimesi de yok, bilmiyorlar.

Canları hiç sıkılmıyor; ama hiç, sıfır sıkılma. Çünkü kurs, kurs, kurs ve daha fazla kurs. Eğitimler bitmiyor. Çocuklar anne dışında herkesin yanında. Kendimizi kandırmayalım. Hayat zor, bunun farkındayım. Benim sözüm hayat mücadelesi olan anne ya da babalara değil, bu hayat mücadelesi varmış gibi yapanlara. Çünkü hepimiz biliyoruz, herkesin her şeye zamanı var.

Öncelikler… Öncelik ailedir, aile. Çocuk, zamanı geldi diye sahip olunan bir canlı değildir; işlene işlene büyütülür. Yirmi altı yaşımdan bu yana aynı olgunluktayım. On sekiz yaşında da olsaydım güzel çocuk yetiştirirdim ama partnerime çok güvenmem lazım. Çünkü biz ne kadar fikir birliği içinde olursak yetiştirmemiz gerekeni o kadar sağlıklı yetiştirebiliriz.

Bir kedi baktığımda, çenesi kırıldığında iki ay evden çıkamadım. Başında bebek gibi ilgilendim. Ben mükemmelim demiyorum. Sorumluluk duygusu, vicdan ve daha bir sürü şey…

Ben maalesef birçok anne ve babada bunu görmüyorum. Neyse…

Çocuklar sıkılmadıkları için kendi kendilerine nasıl zaman geçirmeleri gerektiğini bilmiyorlar. Her yerde dadılar var, istisnasız her yerde. Ben böyle bir düzene yokum. Tabii ki yardımcın olur, tabii ki yardımcıya ihtiyaç duyulur ama çocuk annenin sorumluluğudur.

Herhalde üniversitedeydim. Bir gün sosyal tesiste havuzda otururken yanıma bir bakıcı ve çocuk geldi. Kadın önce yaladığı dondurmayı çocuğa verdi, ardından içtiği bardaktan suyu da içirdi. Mis! Ben onu gördükten sonra “Çocuklarımı kimseye emanet etmem,” kararını verdim. Çünkü bu benim için şu demek: Onu yapıyorsa kim bilir daha neler yapar? Bu özensizliktir, bu seni sallamamaktır.

Hafta sonu aile zamanıdır. Kahvaltı ailece edilir, akşam yemeği ailece yenir. İlber Hoca’nın o sözüne çok inanırım. Aksi benlik değil. Çok çizgi film izlerim ben, çok oyun oynarım, hâlâ. Büyük ihtimalle çocuklarımla da oynarım. Oyun denince ilk sıralarda yer alırım. Eve gelen her çocukla oynarım, onların yaşına inerim de ama kurallarım vardır mesela. Oynuyorsak sorumluluk bizimdir. Dağıttığımız toplanır, uyku saatinde uyku vardır, bağırmak yoktur, on tane oyuncakla aynı anda oynamak yoktur, yemek yerken oyun da yoktur. Daha bir tane kurallarıma uymayan olmadı ya da delmeye çalışan olmadı.

Okul konusuna gelince… Biz evde böyle bir ortamda büyüdük. Sınıfta bir iki tane şımarık vardı, tüm düzeni bozardı. Onlar yüzünden biz geri kalırdık. Ben işte bunu kabul etmiyorum.

Ben topluma uyum sağlayabilen, kendi sınırları olan, vicdanlı ve empati duygusu yüksek çocuk yetiştirip bu düzenin içine salmak istemiyorum.

Bu noktada da kendime bir çıkış noktası bulamıyorum. Benim herhangi bir sosyalleşme sorunum yok, hiçbir zaman da olmadı. İdealim mükemmel çocuğu yetiştirmek değil; kendiyle mutlu, kendiyle zaman geçirebilen, kendine yeten bir çocuk yetiştirebileceğim ve bolca oyun oynayacağım bir çocuğumun olması.

Şaka değil, ben zamanında o adamı bulsaydım eğer şimdiye on tane yapardım!

Yapmadım çünkü o adam yok. Bulursam, teknoloji ilerledi, yaparım. Ben de kendimi otuzdan sonra kabullendim; anne olmak için doğmuşum, anne ruhluyum yani. Olmadı evlat edinirim olursa eğer, hiç ayırmam da. Yani amacım böyle çocuk gibi çocuk yetiştirmek; çocuk yani, masum, tatlı, hayal dünyası kocaman, mutlu, neşe getiren bir canlı yetiştirmek.

Geleneksel yöntemle.

Çünkü şunu gördüm. Özendikleri şekilde çocuk yetiştirmek için önce neslimizin sorumluluk duygusunun çok yüksek olması gerekiyor. Önce kendilerini çok iyi yetiştirmeleri gerekiyor.

Konu bu.

Sevgiler,

Sevgi Müge Keçeci

Yorumlar Kıymetlidir…

Comments (

0

)