Ortalama Okuma Süresi: 10 dakika
Yazı biraz uzun.
Ata binmek bana çok fazla şey katıyor. Onlarla zaman geçirmek bile…
Bana kendimi, neleri yapabileceğimi, sınırlarımı, sevdiklerimi, sevmediklerimi, nasıl sınır koyabileceğimi ve daha çok şey. Ama bugünün konusu başka.
Çadırda binmeye başladım. Bir tek at, ben ve eğitmenim (her kimse o) vardı. Başka kimse yoktu. Rahattım, sakindim. Korkusuzca, her gün bir şeyler ekleyerek biniyordum.
Sonra ilerleyince çadırda kalamıyorsunuz. Birçok insanla aynı yerde binmek zorundasınız. Kapalı ya da açık bir manejde tek ben yokum. Tabii burada sorunlar baş göstermeye başlıyor.
Ben sese de, hayatın temposuna da alışığım; güven problemim de yok, kalabalıklarla da. Yanımda konser olsa, yazı yazarım ben, o kaosu yönetebilirim.
İlk binişimde, ben kendi kendime yerde duran maniler üzerinden geçmeye çalışırken, yan tarafımda 1.20 atlayan bir binici birden önüme çıkıyor. Ben neye odaklanabilirim? Kendime mi, atıma mı, düzeltmem gereken duruşuma mı? Neye?
Eğitmenime her gün boş bir zamanda binelim diye rica ediyorum. Adeta çocuk gibi tutturuyorum.
Manej küçük; o, şu ya da bu… Konu hiçbir zaman fiziksel bahaneler değil.
Bu şekilde neredeyse üç dört ay geçiriyorum. O kadar sıkıntılı ki! Ne yaptığımın farkında değilim. Rahat olamıyorum. Korka korka at biniyorum çünkü yüksek atlayanlar her atladıklarında atların ayakları karınlarına çarpıyor; oradaki deri kayışa çarptıklarında ses geliyor. Çok büyük bir ses.
Atım ise bu yüksek seslerden çok rahatsız oluyor, sürekli dikkatli. Gözü ne manide, ne başka bir yerde. Çünkü aynı at tek başımıza olduğumuzda inanılmaz rahat. Benim korkularım, o şu ya da bu, hepsi hikâye.
Evet, hissediyorlar. Senin korkunu da, kararsızlığını da her şeyi. Zaten tehlikeli bir spor yapıyoruz. Aldığımız bir risk var. Bunların hepsi cepte. Ama göz göre göre bunu yapmak var mı?
Yok.
Bu var. İzleyelim.
Bir tek çocuklarla rahat binebiliyorum. Ergenlikte olanlarla da değil ama. Nedenini anlatacağım. Bir sonraki yazılarda.
Kenarda izleyenler?
Bağırışma sesi, bir şeyi düşürme sesi, ses ve daha çok ses.
Bir kere de bu yüzden düşüyorum. Manejde binenlerden birinin annesi beni izliyor; görüyorum. Elinde de bir su şişesi. Kadın onunla oynuyor, oynuyor, oynuyor derken o su şişesi pat diye düştü. Öyle böyle ses çıkmadı. Abartmıyorum. At ürktü, ben yerdeyim, gözlüklerim kırıldı.
Sonra kadının yerdeyken sesini duyuyorum: Çocuğuna diyor ki, “Dikkat et bak, yavaş kızım, abla düştü.” Acaba abla neden düştü?
Bir gün bir çalışma parkuru için başka bir kulübe gidiyoruz. İçerisi ana baba günü. Belki 30-40 binici var, hepsi aynı anda o küçücük kapalı alanda ısınıyor. Ben mani mi geçeyim, önüme gelene mi dikkat edeyim, ne yapayım?
Önce tecrübesiz, benden büyük bir kadın atıyla yanımdan çok yakın geçerken üzengilerimiz çarpışıyor. Ya takılsa birbirine? Ben yolumdayım ama o değil. Onu atlatıyorum. İki tur daha gidiyorum, mani atlıyorum ama önümde de başkaları sahaya yeni girmiş, yola girmeden önüme çıkıyorlar derken önümde bir kadın ve antrenörü son anda fark ediyorum. Çünkü önümdeki atların arasından geldi. Ya bir şey olsa?
En sonunda buradaki kulübe geliyoruz, kocaman manej. Sabahın köründe giriyorum çünkü burası büyük ama daha da kalabalık. Kimsecikler gelmemişken biniyorum. Ama tabii her gün öyle olmuyor.
Bir gün nasıl kalabalık… Anlatamam size. Sanki tüm kulüp aynı anda at biniyor. Ben de basit bir yer çalışması yapıyorum. At huzursuz, ben daha huzursuzum; önüme kıranlar, önüme çıkanlar, hocalar her yerde, insan, bağıranlar, çağıranlar. Bir de iki kız var, tahmini 14-15 yaşlarındalar; terör estiriyorlar, o atları hırslandırıyor da hırslandırıyorlar.
Kendime dönecek yer bulamıyorum, erken dönüyorum derken yine yerdeyim. At koşarak uzaklaşıyor seyise doğru. Ben “hayat üçgeni” (çünkü her yerde at var) tabiri caizse bok çuvalı gibi yerdeyim.
Düzen yok. “Birilerini bekleyelim,” yok.
Hayvanlar da insanlar gibi. Birbirlerinin enerjilerini çekerler. Huzursuz bir ortamda hepsi huzursuz olur çünkü biniciler de huzursuz.
Bir gün o bahsettiğim 14-15 yaşındaki kızlardan biri ile eğitmenimin başka bir öğrencisinin atındayım. Kız yanımızdan geçerken bize tuhaf tuhaf bakıyor. Ama nasıl at biniyor, anlatamam; çok rahatsız edici. Ben yine yolumdayım. Böyle şeylere çok dikkat ederim; mani atlayan varken kesinlikle o alanlarda bulunmam, kendi kendime arkalarda takılırım. Kimsenin çalışmasını bölmem. O da çalışmasını bitirmiş, ben de bitirmişim; düz binişteyiz. Ama kız inatla bize tuhaf bakıyor, yakın da geçiyor. Bir an bacağımda, o geçerken kamçısını hissediyorum. Sinirlerim atıyor. En sonunda ben de istediğim gibi gitmeye başlıyorum. Yanıma geliyor: “Biraz uzaklaşabilir misiniz?” diyor. Anlamıyorum. “Tamam,” diyorum, büyüklük bende kalsın. Sonra birkaç tur sonra bindiğim atı aynada görüyorum. Bir anda gülme krizine giriyorum. Meğer at, bu kız geçerken dişlerini gösteriyormuş. Hayvanlar işte, hissediyor. Kız çıktı manejden, altımdaki at daha da sakinleşti.
Bir gün yine bir at deniyorum. Yaşı bana yakın ama senelerdir at binen biri. At denerken mani kurulur, bakılır. Maniye geliyorum; “Mani!” diye de bağırılır, adeti budur, biniciler uyarılır. Zaten iki kişiyiz: bir ben, bir de o. Bir tane de mani var. “Mani!” diyorum. Adam tak diye önüme geçip benden önce atlıyor; bir, iki. Diyorum ki “Başlarlar!” Başlıyorum erken dönüp önüne geçmeye. Rahatsız oluyor, daha ileri gidiyor. İnsanların senin sakinliğini, kibarlığını salaklık zannettiğini buram buram hissediyorum.
Bir gün bir şeyi yapamıyorum; eğitmen hırslanıyor. İçeride yine acayip bir karakter at biniyor. Ben dairede bir şey denemeye kalkıyorum. Eğitmenim diğer biniciye de sinirlendiği için bize de bağırıyor. O bağırdıkça benim sinirlerim geriliyor. Derken at altımda başlıyor Meksika dalgasına. Nasıl oynamak ama! Çünkü ben çok sıkıştırdım bacaklarımla. Hayvan ben düşecekken başıyla beni kaldırıyor. Ben yaşadığıma inanamıyorum.
Bir gün ben ve yine o benden önce atlayan adam manejdeyiz. Ben serbest çalışıyorum, eğitmenim kenarda. Tek başımayım diye sevinirken geliyor içeri. Manejin tam ortasında çocuğunu kucağına almış at bindiriyor. Zaten adamda ne kask var ne bir şey. Bir de bebeği oturttu mu? Bütün dengem bozuldu. Sahada bakıcılar, bir sürü insan kenardan bağırış çağırışlar, fotoğraf çekimi.
Ya benim atım bir şey yapsa? Ya engelleyemesem? Evet, babası bunları düşünmüyorken ben düşünüyorum. Ben niye tedbir almayanlar yüzünden kendi tedbirimi almak zorundayım? Kabul etmiyorum. Atlar ani ışıktan korkar. Her şey olabilir. Fotoğraf çekerken flaş patlayabilir, at görür, delirir.
Bunlar benim korkularım değil, tecrübe ve olabilecekler.
Ben tek başıma yarışa girdim; az tanıdığım atla, sanki senelerdir biniyorum. Öyle “saldım çayıra mevlam kayıra” gibi de değil. Tek başıma bile kurallara uyuyorum. Üzengim çıktı son manide, hayvan beni aldı götürdü.
Her bindiğim atla biniş öncesi konuşurum ben. Anladıklarını biliyorum. Hissediyorlar. Yarış öncesi oğluma dedim ki: “Ne olursa olsun bu yarışı bitireceğiz.” Sanki anlamış gibi, beni o üzengisiz halimle, o dizginlere o kadar çekişimle öyle bir dengeledi ki oynamadan son maniyi de atlattı bana.
Öyle işte partnerlik. Öyle bir şey. Anlıyorlar; seni, hislerini, ideallerini, yapmak istediklerini.
Kızım mesela hayatta sokmaz ahırına. Böyle kulaklarını kısar, sinirlenirse ısırır da. Pazartesileri kulüp kapalıdır. Tüm binicilik kulüpleri. Üzgün olduğum bir gün, ayağım bu ara sıkıntılı, gidemiyorum ama her pazartesi giderdim. Otururdum saatlerce, ahırı komple temizlerdim. Müzik açardım, hepsi beni izler, sevdirir kendini.
Sıra geldi kızımın ahırına, altını alacağım. Altını almak ise bildiğiniz kakasını temizlemek. Korkuyorum. Moralim de bozuk. Bir an kendime engel olamadım, başladım ağlamaya. “Lütfen,” dedim, “izin ver gireyim, alayım altını.” Belki inanmayacaksınız çünkü ben yaşadığımda ben de inanamadım. Ahırı ortalayan kızım bir anda kenara çekildi, bana baktı, bir de kakasına baktı. Kapıyı açtım; ne sataştı, ne kızdı, ne dışarı çıkmaya çalıştı. Aldım altını, çıktım. Başladım gülmeye.
Bir gün yine kızımla kapıştık. İnatlaştık çok. İki kız işte 🙂
Her çalışmadan sonra ben giderim yanlarına, konuşurum bol bol. Çalışmayı anlatırım: “Şöyle yapsaydık,” derim, “böyle yapsaydık” derim. Dinlerler. Ben onlara herkesi ve her şeyi anlatırım; dinlerler. Ertesi gün biz bir parkur yaptık. Eğitmenim çalışmadan sonra “Sen ne yaptın? Çok iyiydi!” dedi. “Konuştuk,” dedim. “Kimle?” dedi. “Kızımla,” dedim. Şöyle baktı, tuhaf tuhaf. “Şaka mı?” dedi. “Hayır,” dedim. “Ne yaptıysan her gün yap,” dedi. Yaparım çünkü anlıyorlar.
Yok mu onların da hırsları? Yok mu sinir oldukları hayvanlar? Ama kendilerini koruma içgüdüleri de var. Tehlikeyi seziyorlar, insanlar gibi. Çünkü bu akılla ilgili bir şey değil; onlar da görüyorlar ve hissediyorlar. Bir de ben çok iyi davranırım atlarıma. Yormam, üzmem, hırslandırmam; eğlendiririm, güldürürüm. Hele tek başıma olduğumda bıkmazlar çalışmaktan. Kızım bile sakinleşir. Onu gerçekten ehlileştirdim. Buna inanıyorum. Pamuk gibi bir kız oldu. Ama çok cebelleştim, çok sabrettim, çok direndim.
Benim korkum yok ki. Ne ata binmekten, ne yüksek atlamaktan, ne başka bir şeyden değil. İnsanlardan korkuyorum. Daha doğrusu insanların tedbirsizliğinden korkuyorum.
Kalabalık yerde at binmeyi trafikte olmak gibi düşünün: Birinin sinyal vermediğini, birinin arkadan sizi taciz ettiğini, birinin aniden yola fırladığını, birinin size çok yakın yol takibi yaptığını, birinin şeridi ortaladığını.
Ne olur? Olmaz.
Ben atın üzerinde tüm hırslarını, tüm o içlerindeki nefreti nasıl yansıttıklarını gördüm insanların. Ama yılmak yok. Düzelecek bu sistem. O hayvanları ne hale getirdiklerini gördüm. Eğitim o değil.
Kızımı anlatayım ben size. Ünlü bir attır binicilerin hepsi bilir onu. Hırçındır. Babası çok ünlü bir attır. Ama bir gün bir binini hatası yüzünden bir atla çarpışmış. Korkusu var. Bana neler söylediler onunla ilgili. Yok şöyle yapar, yok böyle yapar. Hatta bir gün biri geldi o kuşlardan korkar dedi. Düşündüm ben de bir süredir biniyorum. Düşündüm. Biz kaç kere kuşların yanından geçtik. Tık demedi. Yanlarından geçtik. Bakmadı bile. O gün anladım ben ona çok başka bir şey veriyorum. Biz onunla başka güzeliz, oğlumla başka güzeliz. Kızımı sakinleştirirken, oğlum da beni sakinleştiriyor. Kızım benim içimdeki anneliği ortaya çıkardı, ona güven vermeyi, ona inanmayı kendime hedef edindim. O öyle bir hale geldi ki, anlatamam. Pamuk gibi oldu.
Oğlum bana cesaret verdi. Ormana çıkarız, ağaçları izler, o izledikçe ben de izlerim. Bana ormanda at binmeye alıştırdı. Bayılıyor ormana. Sayesinde ben de bayıldım.
Onlar bizdeki eksikleri görür ve eğer biz de kendimizi verip hissedersek, bize ne öğretmek istediklerini anlarız. Eğer hissedersek onların ihtiyaçlarını da anlarız. Bana “Bugün ne yapacaksınız?” diye sorarlar; “Canımız ne isterse,” derim. Gerçekten eğitmenimle bile kavga ederim; eğer yapmak istemediğini hissedersem çalışmayı keserim. Gerekirse kavga da ederim. Ortam zararlı mı? Çıkarım manejden.
Ben o kamçı ve üzenginin insanların elinde nasıl tehlikeli bir silah hâline geldiğini gördüm. “Lambur lumbur.” Bu benlik değil. Binicilik bence böyle bir şey değil ve olmamalı.
Bir gün eğitmenimin başka bir öğrencisinin oğluna biniyorum. Çok zor. Kamçısız ve üzengisiz gerçekten çok zor. Ama ben ikisi olmadan da biniyorum. Hatta bir gün beni eğitmenimin ablası çalıştırdı ve demiş ki: “Kızın kamçıyla zor kaldırdığı atı Müge tekte kaldırıyor.“
Öyle ama. Tam olarak öyle oluyor. Çünkü ben o mahmuzu takmamak için “Terminatör” oldum. Vücudumu geliştirdim. Eksiklerini.
Orta Çağ’da değiliz, atlı süvari değiliz. Hobi için at biniyorsak, hobimiz için en iyisi olmak zorundayız. Hobi ya bu! Bu neye benzer biliyor musunuz? Resim yapmak için hazır şablonlardan alıp boyamaya benzer. Siz resim yapmazsınız; siz boyarsınız. Sonuç odaklısınızdır. Hobi demek sizi geliştirmesi demek. Zaman geçirmek ve en kısa zamanda yaptığımız işte ünlü ve iyi olmak demek değildir.
Bindiğim her at, bir tanesi hariç, atlar hep beni korudular. Ama hep. Koruyorlar çünkü hissediyorlar. Onlar da görüyorlar. Niyetini bildiklerinde seni öyle bir koruyorlar ki…
Bir sonraki yazımda da bunu yazacağım: Kamçı ve üzengi olmadan onların gördüğü vazifeyi biz kendimiz yapabilir miyiz?
Kıssadan Hisse: Ben hep tedbirli olmaktan çok yoruldum. Başkaları adına düşünmekten de çok yoruldum. Hobi diyorum, ben de sinir strese sebep oluyor. Maneje girene kadar pamuk gibi insanım, cadı gibi çıkıyorum. Sabahın köründe gitmek zorunda da değilim. Tedbir alınmak zorunda.
“Bir özür dilerim yok.” “Bu iş böyle,” var. “Alışacaksın,” var.
Yok. Bu iş böyle değil. Ben alışamıyorum.
Bu durum bu ve ben kabullenmiyorum demek değil. Bu durum değişmeli. Kurallara uyulmalı, tedbirler alınmalı. 10 kişi aynı anda atlayamamalı mesela. Bir düzen gelmeli.
Sever misiniz binciliği daha yazayım mı hakkında?
Sevgiler,
Sevgi Müge Keçeci
Not: Yazıda geçen hiçbir şey #reklam değil.


Yorumlar Kıymetlidir…