Üç sene önce evdeki ofisi dışarıya taşıdım. Bir daire tuttum ve oradan yazmaya ve çalışmaya başladım. Âdettendir, gelenler sürekli ama sürekli bir şeyler getiriyorlar.
Bir süre sonra gelen hediyelere baktım, her yanım “Kaplumbağa Terbiyecisi” görseliyle çevrili. Birçok şeyde hep bir anlam ararım ve bu bana iyi de gelir. Çünkü anlamlandırdıkça kendini anlarsın, hayatta insanların seni nasıl gördüğünü ve aslında ne olduğunu bulursun.

Bilinçli ya da bilinçdışı, hepsi aslında bana kim olduğumu anlatıyordu. Terbiyeciydim ben.
Çok galeri gezer, çok resim bakarım. Farklı ülkelerdeki resimlerin, eğer mümkünse, çevrimiçi görsellerine ulaşır incelerim. İkinci üniversitede ise sırf bu nedenle Kültürel Miras ve Turizm okudum. Resim yorumlamayı severim.
O resim bana, ben resme baktım. Her gün.
Her geçen gün ise bir yol gösterici olduğum gözüme gözüme sokuldu. Kaçtıkça beni buluyordu bu olaylar. İnkâr ettikçe karşımda kapı gibi duruyordu. Bazı insanların karşısına çıkan insanlar onları değiştirirken, ben karşıma çıkan insanlara sürekli yol göstermeye çalışacağım şeyler yaşıyordum.
Kendi ailemde, çocukluğumda başladı bu. Ailenin büyük çocukları ya da ailedeki diğer kardeşlere göre biraz daha gözü kara olanın misyonu zaten budur. Ben de öyleyimdir. Gözüm karadır, yanlış yaptığımda özür dilemesini bilirim, kendi hatamı bağırarak da söylerim. Ben söylerken karşı taraf genelde mutlu olur ama onların hatalarını söylediğimde işler biraz değişir. Bulunduğum ortamı rahatsız ederim. Açık açık söylerim, hiç gücenmem, çekinmem, utanmam. Söylerim, yeri geldiğinde ağır da konuşurum ama benden gitmezler. Kendim de ağır konuştuğumu fark ederim ve özür de dilerim. Daha dikkatli davranırım ama inatla bana gelirler.
Herhâlde varsa öyle bir şeyler, önceki hayatımda danışılan biriydim. Geçtiğimiz günlerde ailece haklı olduğumuz bir olayla ilgili konuşmam gerekti; karşımdaki kişi “Konuş.” dediğinde başladım ağlamaya. Biri ilk defa beni dinlemek istedi. Zorundaydı, o ayrı. Ama öyle insani sordu ki soruyu, başladım ağlamaya. Kaba tabirle, alışmadık götte don durmaz. Anlatamıyorum. Bana hep sorulmuş ama kimse ilk konuşmada anlattıklarımı kabul etmemiş.
Doktora gidiyorum, şikâyetimi söylüyorum, inanmıyorlar. İş için geliyorlar, bir şeyler anlatıyorum, inanmıyorlar. Ama sonra dönüp “Haklısın.” ya da “Öyleymiş gerçekten.” denince minik bir ateş topuna dönüyorum. Süreç içinde sakinim. Ama haklı olduğumu bildiğim noktada, doğrumu ya da herhangi birinin doğrusunu savunmak uğruna minik bir ateş topuna dönüşebiliyorum.
Hem her şey hakkında ilk bilgi bana soruluyor hem dinlenmiyorum ve sonra birden yine benden çözmemi bekliyorlar.
“İzin vermeseydin, durmasaydın, yapmasaydın, dinlemeseydin.”
Bunlar görülen tespitler. “Kulaklarını tıka.” Ben tıkadım diye olmayacak diye bir şey var mı? Ben tıkayınca benim hayatım kolaylaşacak mı? Hayır.
Gerekirse tek başıma mücadele ederim ama o kulakları tıkayamam. O ben değilim. Sınır koymak bu da değil ayrıca. Ya da “Benden ötesi nafile.” diye bir kavram olamaz hayatta.
Ben bu kadar kolay tespit yapılmasına da anlam veremem. Çünkü ben kimse hakkında böyle kolay tespit yapamam. Biri babası ya da annesi hakkında bir soru sorduğunda kaçamak cevaplar veriyorsa eğer, mutlaka bir yerde yarası vardır. Ama şunu diyemem: “Kesin birinden birine kızgındır.” Çünkü hikâye benim hiç bilmediğim bir doğrultuda olabilir. Üzerine gidemem. Anlatmak isterse anlatır, zorlamam. Ama o konuda hassas olduğunu anlarım. Ama kalkıp aynı insan sürekli babamı kaybeden benim yanımda baba güzellemesi yaparsa, o zaman ateş topu çıkar içimden.
“Hassas olmasaydın, anlamasaydın, ince davranmasaydın, özen göstermeseydin.“
Bazı insanları hayatımızdan çıkarabildiğimiz gibi, bazılarını çıkaramayız. Kabullenmek zorunda ve ortak zemini bulmak zorundayızdır. Ben kendi adıma köprüleri yakarım ama arkama da döner bakarım; o köprüden geçecek masumlar var mıdır? Varsa patlarım, yakarım ama köprüyü yakmam.
Babamı çok severim. Ama babamla en büyük tartışmamız buydu. O bana kızardı ama bu yönüme hayrandı. Kızardı, sonra gelir yanıma, kimseden özür dilemeyen babam özür dilerdi. Ondan dahi lafımı esirgemezdim, tabii saygı kuralları çerçevesinde.
Babam bana çok saygı duydu. Nedeni benden korkması değildi. Ben dediğimin arkasında kapı gibi durdum. Her zaman.
Zamanında biriyle de buna benzer bir tartışma yaşamıştım. O zaman bana söylemediğini bırakmadı. Susmadım. Konuştum. Ama dedim ki, “Dediklerimi bir gün anlayacaksınız.” Anladı. Bir gün bana öyle bir iltifatta bulundu ki, bu kadarını beklemiyordum, dedim içimden.
Buna ilahi adalet denir, o denir bu denir. Beni ne dendiğinden ziyade nasıl değiştiği ilgilendirir.
Zamanında ilk işe girdiğim senelerde patronlarımdan birisi bana bir şey derdi. Hiç olmadığım bir şey. O zaman ara ara kendimi yoklardım. Sonra anladım ki aslında biri başkasını ne ile suçlarsa, aslında kendisi odur.
Gördüm, böyle. Ve nokta. Değil. Olamaz.
Ve sonra demek ki ben bir terbiyeciydim.
Merhaba, ben Kaplumbağa Terbiyecisi.
Ben hâlâ, deyim yerindeyse, bas bas bağırıyorum. Anlatıyorum. Bazen ışınlanıp kaybolasım geliyor her yerden. Oraya dön anlat, buraya dön anlat…
Ama kendimi de kabullenmeye çalışıyorum. Eskiden bazı şeylere razı gelirdim, artık gelmiyorum. Ancak orta yol bulmaya çalışıyorum.
Kaplumbağa Terbiyecisi Resmi Hakkında
Kaynaklar “Kaplumbağa Terbiyecisi“ni özetle şöyle yorumlar:
“Kaplumbağa Terbiyecisi“, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaşamış önemli bir ressam olan Osman Hamdi Bey tarafından resmedilmiştir.
Tablonun iki farklı versiyonu bulunmaktadır:
1906 tarihli ilk versiyon: Bu versiyonun boyutları 223 x 117 cm’dir. Bu tablo, 2004 yılında Pera Müzesi tarafından satın alınmış ve halen orada sergilenmektedir.
1907 tarihli ikinci versiyon: Bu versiyonda ilk versiyondan farklı olarak bazı detaylar bulunmaktadır (örneğin, kaplumbağa sayısı, duvardaki hat ve testi gibi). Bu tablo, uzun süre özel koleksiyonlarda kaldıktan sonra 2024 yılının Mart ayından itibaren Türkiye İş Bankası Sanat Eserleri Koleksiyonu’na dahil edilmiş ve İstiklal Caddesi üzerinde yer alan Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nde sergilenmeye başlamıştır.
Toplumsal Değişim ve Reform: Resimdeki terbiyeci figürü, genellikle Osmanlı toplumunu modernleştirmeye çalışan aydınları temsil eder. Kaplumbağalar ise değişime direnç gösteren, yavaş ilerleyen toplumu simgeler. Terbiyecinin elindeki ney ve tef gibi müzik aletleri, sanat ve kültürün toplumu eğitme ve dönüştürme gücünü ifade eder.
Sabır ve Sebat: Kaplumbağaların eğitilmesi zor hayvanlar olması, terbiyecinin sabrını ve sebatını vurgular. Bu, reformların ve toplumsal değişimin uzun ve zorlu bir süreç olduğunu anlatır.
Batı ve Doğu Arasında Kalan Aydın: Osman Hamdi Bey’in kendisi de Batı eğitimi almış bir aydın olarak, bu resimde Doğu ve Batı kültürleri arasında kalan ve toplumu dönüştürmeye çalışan aydının zorluğunu tasvir ettiği düşünülür.
“Kaplumbağa Terbiyecisi”, Osmanlı toplumunun son dönemlerindeki modernleşme çabalarını, aydınların rolünü ve toplumsal değişimin zorluklarını anlatan önemli bir eserdir. Resimdeki semboller ve figürler, farklı yorumlara açık olmakla birlikte, genel olarak bu temalar etrafında şekillenir.
Sevgiler,
Sevgi Müge Keçeci


Yorumlar Kıymetlidir…