ben Neşet Ertaş’ı tanıyorum.

Türkü dinlemek köylülük mü?

Halk müziğini bilmek cahilliğe saygı mı?

Peki, bunları dinlemek acizlik ve dinlememek soyluluk göstergesi mi?

Ben Neşet Ertaş’ı tanıyorum. Hele ki o çaldığında tüylerim diken diken oluyor. Onların yaşadığı zorlukların binde birini yaşamamış olabilirim ama anlamaya çalışırım. Ne imkânsız aşklar vardır, bilirim.

Yan komşumuz Ermeni’ydi, Anadolu Ermenisi; Müslüman bir adamı sevmiş, ailesi vermemiş. Dedemin annesi, bir önceki yazıda yazmıştım, nişanlısı asker olup savaşa gidince dayısının oğlu ile evlendirmişler.

Karadağ’dan annemin babasının ailesi soylu aileymiş; oranın yargısı onlardaymış, şehrin ortasındaki kalenin bir kapısının yönetimi onlardaymış. Bir gece haber gelmiş, “Size saldırı olacakmış.” diye. Kaçabilen buraya gelmiş. Ailenin bir kısmı bu sene bulundu. İki kız kardeş ayrılmış; biri buraya gelmiş, biri orada kalmış. Biri annemin babaannesi (buraya gelen), biri de büyük teyzesi (orada kalan). Onlu yaşlarda gelmiş buraya, ellili yaşlarda tekrar bulabilmişler birbirlerini. Biz daha yeni tanıyacağız onları.

Ne hikâyeler var ülkemde!

Bunlardan bir haber miyiz? İçselleştirmek değil bu, bilmek ve anlamak. İnsan yaşadığı toprakları anlayabilmeli; anlayamazsa eğer içselleştiremez ve içselleştiremezse benimseyemez ve benimseyemezse hiçbir zaman buradaki hiçbir hikâye onun olmaz. Onun olmazsa, yaşadığı şehirdeki hikâyeleri bile anlayamaz.

Bunu yazmazsam çatlayacağım. Ben âşıkları, türkü icra edenleri tanırım. Halk müziğini, her müziği sevdiğim gibi sever, benimserim. Hepsini de severek dinlemem ama dinleyip anlamaya çalışırım. Her şeyden öte benimdir. Yaşadığım toprakların hikâyeleridir. Bundan bu yaşıma kadar gocunmadım ama senelerce dalga geçildiğine çok tanık oldum.

Anadoluluk utanılacak bir mevzu mudur?

İstanbulluluk nedir?

Hep söylerim, anlatırım. Babam İstanbul doğumlu fakat Arnavut bir annenin ve Gaziantepli bir babanın oğludur. Annem ise Bursa doğumludur; Çerkez bir annenin ve Boşnak bir babanın kızıdır. Baba dedem, zamanında üniversitede tıp okumak için İstanbul’a gelmiş, sonra ailesini de getirmiş. Oranın iyi ailelerinden yani. Annemin dedesi de medrese mezunu, o dönemin üniversite mezunu yani.

Her iki taraf da kültürlerini ve geleneklerini sonuna kadar yaşar. Bir taraf Rumeli türküleri bilir, bir taraf ise Anadolu türküleri bilir. Bir taraf Çerkezce konuşurken bir taraf “oturuyik” der.

Çocukluğum, Çırağan Otel’in Gazebo’sunda piyano resitali eşliğinde brunch’la başlayan, ardından TRT Müzik’te Anadolu Halk Müziği dinleyerek devam eden pazar günlerine sahip.

Ben 1988 doğumluyum; çılgın 90’larda pop müziği sindirdiğimiz, 2000’lerde tekno ve modern müzikle eğlendiğimiz şarkılarla büyüdüğümüz bir neslin üyesiyim. Benim duymamam belki anlaşılırdı. Ailemin geçmişi ne olursa olsun, biz maruz kalmadık.

Dedemin Gaziantep’ten ailesini İstanbul’a getirdiği sene 1940’lar. Bu, İstanbul’un yazılı olmayan kuralıdır; Aksaray ve Vefa semtleri genellikle o dönem o kökenli ailelerin bir arada bulunduğu yerlerdir. Bu gibi aileler memleketlerinden gelip buralarda iş camiasına katılmışlardır. Oranın iyileridir yani.

Sonra zamanla Florya ve Yeşilköy taraflarına yaşamlarına devam etmişlerdir. Çoğunlukla oralardadırlar. Bunu anlatmamın nedeni ailemin maddi durumunun iyi olmasını anlatmak değil. Burada yaşayan, yani o dönem bilmem kaç kuşak İstanbullu ailelerin arasına karışmışlardır bu aileler. Ben 15 yaşıma kadar misafirliğin, komşuluğun içli dışlı olduğu senelerdi. İlla birinde bir televizyon ya da kültürel bir unsurun evde bir yansıması vardı, her evde. Biliyorduk birbirimizi. Bu çok uzun bir yazı olmaya aday gibi.

Babadan dedem Fransızca konuşur, biraz İtalyanca ve Arjantin’de yaşadığı için İngilizce ve İspanyolcası da vardı. Hafta sonları TRT’de konserler olurdu, halk müziği dinlerdi. Sanayi Odası’nda çeşitli görevler yapmış, futbol kulübü başkanlığı yapmış, kaç ülke gezmiş, İsviçre ve Almanya ile iş yapmış. İsviçre, 1980’lerde fabrika kurması için onu ülkeye çağırmış. Bu da onun ne kadar başarılı bir insan olduğunu anlatmak için anlatılan bir pasaj değil; bu kadar farklı kültürleri tanıyıp onların bir parçası olabilecek kadar dünya insanı olmayı başarabilmesiyle alakalı. Ama her pazar TRT’deki o halk müziğini dinler, bana türkülerin hikâyelerini anlatırdı.

Bana da aynen bu öğretildi: Avrupa’nın medeniyetini ve gelişmesini alacaksın, girdiğin hiçbir ortamda yabancı kalmayacaksın. Önce kendini bilecek, sindirecek sonra onları da anlayacaksın. Piyano resitali de dinleyecek, türkü de dinleyeceksin. Milletini ve halkını bileceksin, öğretildi.

Sonra üniversiteye başladım. Acayip acayip gelenekler. Ben evimde görmedim. Sanki bana bunlar anlatılırken birilerine de partilemenin ve acayip alışkanlıkların güzellemesi yapılmış gibi. Türkü dinliyorum tuhaf oluyorum; “Mardin’e gitmek istiyorum, İtalya varken ne işim var Mardin’de?” bakışları, “kilim” diyorum “köylü” diyorlar, “örgü” diyorum “çok banal” diyorlar. Bu insanlar nerede büyüdü? Herkes Kıta Avrupa’sından İstanbul’a düştü de benim mi haberim yoktu?

Ben hepsini tanıdım. Neşet Ertaş’ı da bildim, Tiesto’yu da. Âşık Veysel’i de bildim, Fairouz’u da.

Şimdi herkes her şeyin uzmanı ya. Bu topraklarda uzman olmak demek Batılı olmak olamaz. Kimse takmaz, kapsayamazsın. Bu ülkede uzman olmak demek, bu ülkenin gerçeklerini kabullenmek demek.

Ben kimsenin, kimseye “köylü müsün?” demesini kaldıramıyorum. Benim ailemde paşalar var, Osmanlı paşaları. Bir tarafımız da Karadağ’ın soylusu. Ben burada yaşıyorum. Bu topraklarda doğdum, büyüdüm, yaşadım. Bu gerçekliği inkâr edemem.

Diyebilir miyim ben bilmiyorum. Diyemem. Diyememeliyim. Dediğimde ise “cool” olmaktan ziyade çok büyük yanılgıda olduğumu anlamalıyım ya da idrakına varmalıyım.

Kimse dinlemek zorunda değil ama herkes yaşadığı topraklarda her kim olursa, her nerede yaşıyor olursa olsun o toprakları bilmeli. Oralarda neler yaşandığını bilmeli, eğer bir uzman olacaksa.

Bir tarafımız bizim Anadoludur yani. Ailen olmayabilir ama ailenin bir tarafı böyledir. Bu topraklarda yaşayan herkes kaç kuşak İstanbullu olursa olsun, göçmen olursa olsun, komşun öyledir, bulunduğun bir sosyal ortam öyledir, değilse okuduğun okul öyledir. Ben aksini kesinlikle kabul etmiyorum.

Sevgiler,

Sevgi Müge Keçeci.

Yorumlar Kıymetlidir…

Comments (

0

)