,

çok çirkin.

Yaşın biraz ilerdeyse ve bakireysen, hayat çok zor.

Zor mu?

Çok sıkıntılı bir noktadayız.

Komik mi?

Travmatik mi?

Sizce?

2000’li yıllarda, yabancı, özellikle Amerikan dizileri Türkiye’ye yeni yeni giriyordu. O zamanlar, üç beş kişi dışında ne suşiden haberimiz vardı, ne Çin restoranlarından ne de büyük karton bardaklı kahve zincirlerinden.

Yavaş yavaş kızlar, bir kutu dondurma ve çikolata tüketmeyi, karton kutularda noodle yemeyi, karton bardaklarda kahvelerle işe gitmeyi öğreniyordu.

Ben ise, sanki masum bir köylü gibi evde mantı açıyor, aileme destek olmak için çalışıyor ve o şekilde yetişen kadınlara, işimin bir parçası olarak kahve alıp ofise götürüyor, meditasyon ve benzeri seans anılarını dinliyordum. Yani biz, kendimiz gibi yaşamanın dışında her şeyi yapıyorduk.

Modernlik bu! Böyle değilsen köylüsün.

Hayır, değiliz.

Bakın, dedemin annesinin ellerinde bile eldiven varmış. Yani oldukça muhafazakârmış. Bütün çocukları, kızlar dahil, evde, aile işinde çalışırmış. Babaanne de dâhil. Dedem, tüm ailesinin önünü açan insan olup İstanbul’a tıp okumaya gelmiş, ailesinin rızasıyla. Babaannem, daha sonra dedem Arjantin’e iş öğrenmeye gitmek isteyince, tüm altınlarını satmış ve onu göndermiş. Anlatabildim mi?

Modernliğe adım atmak, sadece cinsel ilişki yaşamakla olmuyor; kendini geliştirmekle oluyor.

Kariyerli kadınların sıradışı cinsel hayatları, ilişki biçimleri, her gece farklı bir ilişki yaşamaları, işlerinde de kariyerli olmaları, tuhaf bir imaj yaratıyor. O dizileri izlemedim mi? İzledim. Ama ben, küçükten beri izlediğim ve yaşadığım şeylerden çok etkilenmem, bunları üzerime almam. Barbie ile oynayan kızların anoreksik olduğu söylenmişti. Ben on iki yaşıma kadar Barbie ile oynadım ve oldukça kiloluydum. O dizileri de izledim, kıyafetlerini ve tarzlarını seviyordum ama o hayata hiç özenmedim. Öyle bir hayat yaşamadım ama çevrem o yöne doğru değişmişti. Bunu kabullendim. O yaşlarda toplumla mı savaşacaktım?

Daha sonra arkadaşlarım bu yaşam tarzının çok büyük psikolojik travmalarını yaşadı: Yanlış cinsel deneyimler, sağlıksız ilişkiler, depresyon…

Bazı şeyler yaşanarak öğrenilmez; bazı şeyleri yaşamanın travması daha ağır olur.

Yani, o kişilerin bakirelerden daha çok travmaları vardı ve bu travmalarını yeni ilişkilerle örtbas ettiler. Burada bakireliği yüceltmiyorum, diğer yaşam tarzını da değil. O zamanlar ailelerimiz daha bilinçli olsaydı, bu konuları konuşması gereken uzmanlar daha çok ortada olsaydı, bunların hiçbiri yaşanmazdı. Uzmanlar henüz şehirdeki evlere bile girememişti; hele ki İstanbul’dan çıktığımızda…

Hiç unutmam, lisedeyken İstanbul bazı konularda daha özgürdü. Bursa’ya yazlığa giderdik; gizli gizli ilişki yaşayanlar vardı. Deniz kenarında her gece bir çift, bir kayığın arkasını kapatırdı. Çünkü burada buna pek gerek yoktu ama orada vardı. Neyse…

Bizi hayvanlardan ve diğer canlılardan ayıran en belirgin özelliğimiz nefsimizdir. İnsan, aklını, kalbini ve dürtülerini dengeleyebilen tek canlı türüdür. Yoksa bizler de birer kedi, köpek, at ya da başka bir canlı gibi sevişe sevişe gezerdik.

Benim şu ana kadar herhangi bir cinsel ilişkim olmadı. Bu kimseyi ilgilendirmez. Olsa, olurdu. Ben istemedim. Çünkü kendimin farkındayım. Otuz altı yaşındayım. Çok ağır sıkıntılarım olmamasına rağmen psikoloğa da gittim, derinlere de indik, yok travmam ama çevremden ve girdiğim ortamlardan bu zamana kadar duymadığım etiket ve yorum kalmadı.

Yirmi dört yaşımda frijit olup olmadığım, yirmi beş yaşımda lezbiyen olup olmadığım ve en son, sadakatine güvenmediğim bir erkek tarafından yine lezbiyenliğim sorgulandı. Hayır, ben düpedüz “straight” dediğiniz türdenim; erkeklerden etkileniyorum. Bu diğer seçilimler kötü demek de değil. Kimse, benim hakkımda beni ve ne istediğimi bilmeden beni etiketleyemez.

Kendimin çok farkındayım. Bir ilişki cinsellikle başlamaz; merhametine, saygısına, sizi nereye koyduğundan emin olmadığınız bir insanla cinsel ilişkiye giremem. Cinsellik sayesinde birini benimle olmaya ikna edemem. Bu bir bağlama yöntemi değildir. İki tarafın da bir ilişkiye başlamak için gönüllü olması gerekir. Ben kimseye yapışmam. Öyle bir tarafım yok; ne padişah soyundanım ne de başka bir ayrıcalığım var. En namuslu olmak gibi bir iddiam da yok. Denemelerim oldu, olmadı. Ben öyle değilim.

Bir süre kardeşlerimin arkadaşlarıyla çok zaman geçirdim. Hepsi iyi ailelerin çocukları. Ancak kafaları çok karışık. Çünkü ailelerinden aldıkları değerler ile yozlaşan ve çığ gibi büyüyen inanç sistemleri, adeta her hücrelerinde çatışıyor. Onlara üzüldüm. Sevgili edinmek istiyorlar ama belirli aile terbiyeleri var ve kendilerini tam olarak bu yeni sisteme de ait hissedemiyorlar.

Bu çevreden birilerinin ailesinden şöyle bir şey duydum: 18 yaşına giren çocukları, cinsel ilişkiye girdiğinde aile o kadar mutlu olmuş ki, “Neyse, bu da aradan çıktı.” demişler.

Cinsellik bir görev değil, çok başka bir şey. Bunu ben öyle hayal ettiğim veya istediğim için söylemiyorum; bu çok önemli bir konu. Hatta çocuklara belki de ortaokuldan itibaren kendi organlarını, ilişkiyi ve psikolojiyi birleştiren bir ders bile olması gerektiğini savunurum. Çünkü sağlıklı bir ilişkide bunların hepsinin bir arada olması gerekir.

Doğru partner seçimi, uyum vb. faktörler bir araya geldiğinde sağlıklı ve mutlu aileler kurulabilir. Ancak cinsellikle yönetilen ilişkiler de var. “Kırmızı bayrak” diyoruz ya, işte en büyük kırmızı bayrak bu: Organımızla olayları veya kişileri kontrol edebileceğimizi düşünmemiz.

Kadının bakireliğiyle nasıl dalga geçildiğini gördüm senelerce. Ben kimseyi yargılamıyorsam, kimse de beni yargılayamaz.

Ben bir bilim uzmanı değilim ama üniversiteden beri hep düşünürüm: Bu olay bir birleşme ve mutlaka birbirimizden bir şeyler kalıyordur diye. Öpüşmede bile ne kimyasal değişimler varsa, cinsel birliktelikte kim bilir ne alışveriş vardır. Bunu arkadaşlarıma da söylüyordum, bana gülüyorlardı. Sonra da yalanlandı ama iddialar hala var. Telegoni. Araştırabilirsiniz.

İsteyenler için birkaç okuma önerisi bırakıyorum.

Pandemide bir kedi sahiplendik; gebeymiş. Çocuklar doğdu. Bir de başlarında baba var; ailece bahçedeler. Hepsi birbirinden farklı. Kardeşim, “Babaları farklı.” dedi. Biz de gülüyoruz. Bir gün bir kadın doğum uzmanının yanında konu açıldı; “Olabilir.” dedi.

Bir de Lord Morton’ın kısrağı var. Türkçe kaynak bulunmuyor ama İngilizce kaynaklar mevcut; ilgilenenler için. Okuma.

Bağnaz biri değilim, bağnaz olmadığım gibi oradan veya buradan birlikte “olmaya açık” da değilim gençler. Tüm iddiaların önünü kapatalım.

Müge, takacak başka konu mu kalmadı? Yaşa başına bak, geç bunları. Herkes yapıyor zaten.” gibi söylemler duyuyorum. Zaten “herkes” diye mitolojik bir evren var. Herkes müzdarip ama herkes de yapıyor. Kim bu “ilk herkes“?

Bu yazıyı okuyacak gençler veya bu tür suçlamalara maruz kalmış olanlar olacak: Bakın, herkes ne yaparsa yapsın, konu kişisel kararlarınızsa eğer, kulağınızı tıkamayı öğreneceksiniz. Yalnız da kalmazsınız, hiçbir şey olmaz. Ben sözde herkesin hayat tarzına anlayışlı olanlardan neler duydum. Boşverin.

Gençler, kimse sizi cinsel ilişkiye veya onaylamadığınız bir davranış biçimine zorlayamaz. Her gün biriyle de olabilirsiniz, evlenince biriyle de olabilirsiniz; bu, kimsenin yargılayacağı bir durum değildir, bu net.

Ben anne değilim, teyze de değilim. Seven sevdiğiyle istediği ilişkiyi yaşayabilir; ne kınarım ne de kızarım. Haddime de değil milletin yatak odasına girmek, tıpkı uzman olduğunu düşünen herkesin haddi olmadığı gibi. Bunlar bizim değil, gerçek uzmanların cevaplaması gereken bazı sorular.

Bir insan cinsel ilişkiye girmedi diye sağlıksız olmadığı gibi, reşit olduktan hemen sonra girmesi de sağlıklı değil.

Bu konularla dalga geçenler, çocuk gelinler mevzusu olduğunda en çok bağıranlar maalesef. İkiyüzlülük böyle bir şey işte. Kadının belirli bir yaşı geçmesine rağmen nasıl tuttuğuna inanamıyor ama İstanbul sınırından dışarı çıktığımızda cinsel ilkelliğin nasıl yaşandığına hayret ediyor. Yani Anadolu’da karısını baldızıyla aldatan mı köylülük, yoksa yaşının ilerlemesine rağmen bakire kalan mı? Bunu da cevaplayalım.

Bakın, biz Türkiye’de yaşıyoruz.

Geçtiğimiz aylarda bir dizi gösterime girdi ülkemizde. “Böyle hayatlar var mı?“dan tutun da “Yok efendim, güzellemeler yapılıyormuş.“a kadar türlü yorumlar yapıldı. Sanırım ülkenin hepsi toplanmış İstanbul’dayız. Ne gelenek ne töre kimse duymamış. Bu ne biliyor musunuz? Rastgele bir yaşam. Bulunduğun ülkenin hiçbir şeyinden haberdar olmamak. Tabii ki tasvip etmiyorum. Bunlar ülkenin gerçekleri deyip kenara da çekilemeyiz.

Yalnız şöyle bir detay var: O insanlar için bir şeyler yapılmalı. Hayatı boyunca köyünden adım atmamış insanlar, kuzenlerine âşık oluyorlar. Mal mülk çıkmasın diye birbirleriyle evlendiriliyorlar.

Hâlbuki o insanlara el uzatsak, burada boş muhabbet çevireceğimize, sosyal medya gücünü gerçek uzmanlarla işbirliği yaparak onları o hayatlardan nasıl kurtaracağımızı tartışsak, çok başka şeyler yaşanabilecek gibi. Mesela dernekler var. Kabul edelim, bu ülkede devletin giremediği yerler var ama o cep telefonları her yere giriyor. Hepimiz bunun farkındayız.

Dedem bana küçüklüğümden öldüğü güne kadar hep derdi ki: “Akraba evliliği çok günah.” Neden olduğunu senelerce çözemedim, bende hep muamma kaldı. Adam durup durup bunu anlatıyordu. Bildiğim kadarıyla da hiç akraba evliliği yoktu. Seneler geçti, 18 yaşıma geldim. Bir Arnavut göçmeni olan, iyi de bir ailenin kızı olan ve “Evleneceksen Marmara ve Ege dışına çıkmayacaksın.” diyen bir Gaziantepli ile evlenmiş olan babaannem, senelerce eleştirdiği düzenin içine beni eşinin yeğeninin oğlu ile evlendirmek için elinden geleni yaptı. Bizde yoktur, bilirim. Benim fotoğraflarım gitmiş gelmiş, tam üniversite sınavına girmeden bir ay önce olay patladı. Ev gündemine çat diye düştü. Son noktayı babam koydu: “Okuyacak, sonra da istediğini yapabilir.” Bana “İstiyor musun?” diye sordu. Çocuğu bir kez gördüm. Hayallerim var, ideallerim, dedemin vasiyeti var, onları da biliyorum. Olmaz yani. Ben ne tartıştığımın şokundayım. “Hayır.” dedim. Konu kapanmıştır dedi babam ama babaannem için hiç bitmedi.

Babaannem 2019’da vefat etti; o güne kadar bu evliliği yapmamamı hep başıma kaktı. Ben iki sene önce, dedemin annesi ve babasının akraba olduğunu, hatta kuzen olduklarını öğrendim. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Tabii ki nedenini öğrenecektim.

Büyük babaannem, savaş döneminde Gaziantep’ten biriyle nişanlandırılıyor. 18 yaş üstü erkekler askere alınıyor, senelerce süren bir mücadele. Gaziantep işgali vs. Nişanlısı gelmiyor. Erkek yok. Babaannenin evlilik yaşı gelmiş geçiyor. Dayısının oğlu ile evlendiriyorlar. Babaanne, dedemden dört yaş büyük.

Hikâyeyi dinleyince, dedemin neden akraba evliliğinin günah olduğunu her konuşmamızda dillendirdiğini anladım. Çok akıllı adamdı. Bazı genetik şeylerin aktarıldığını biliyordu. Aslında bana bir şey anlatmaya çalışmış hep. Ailede bir kere bir şey yaşanırsa, devamı gelir. Biliyor, kardeşlerinin çocukları var. Biz görüşmüyoruz ama yaşlarımız yakın. Biliyor, ömrü vefa etmeyecek ve koruyamayacak birileri beni isteyecek aileden. Biliyor. Babamın beni istediklerinde neden bu kadar sinirlendiğini de anlıyorum bu hikâyeyi dinleyince. Senelerce bizi bu gibi şeylerden korumaya çalışmışlar. Yanlış anlamayın, dedemin ailesinde Türkiye’nin ilk doktorlarından biri var, o zamandan çok başarılı avukatlar vs. Dedem tıp okumak için İstanbul’a gelmiş bir insan. Yani eğitimliler. Çok sıkı dini inançları olan taraf da var, daha açık olan taraf da. Hem eğitimliler hem inançları yüksek hem de durumları iyi. Biz burada senelerce bunlardan uzak büyüdük, bu hikâyelerden ama 18 yaşımda gerçeklerle yüzleştim, 30 küsur yaşımda ise hikâyenin esasının nereden geldiğini anladım.

Benim cinsellikle ya da evlilikle ilgili bir travmam yok. Öyle olsaydı, çevremde iyi uzmanlar vardı, danışmanlık da aldım, bunu kanıtlayabilirim. Bu benim tercihim, benim için özel bir deneyim. “Boşver, geç bunları” diyemem.

Neyse, konu ben değilim.

Ama öncelikle nerede yaşadığımızı bir kabul edelim, olur mu? Nasıl bir ülkenin gençleri ve insanları olduğumuzu anlayalım.

Ailemde, hac görevini yerine getirmiş insanlar da var, her gece rakı içenler de. Bu bireylerin çocukları birbiriyle evlenmiş ve biz olmuşuz. Yani hoşgörü. Ne babamın ailesini inkâr edebilirim ne de annemin ailesini. İki tarafın da bir yanı çok inançlı, diğer yanı o kadar inançlı değil. Onlar benim kanım. Onlardan getirdiklerimi inkâr edebilir miyim?

Hayır.

Onlar birbirlerinin inançlarına ve yaşam tarzlarına saygılılar. Sanki herkesin ailesi kıta Avrupası’ndanmış ama bizim haberimiz yokmuş gibi bir ortamdayız. Ne âlâ!

Belki de benden beklenmeyecek türde bir yazı oldu. Ama ben buyum. Modernlik buysa ben modern değilim. Onların tabiriyle “köylü” ve “domestiğim“.

Sevgiler,

Sevgi Müge Keçeci

Yorumlar Kıymetlidir…

Comments (

0

)