Birkaç sorum var. Şimdi bu soruları önce kendinize, sonra da hayatınızdaki diğer insanlar için sorun.
Hep ben anlatıyorum. Biraz da ben soracağım. Gönüllü olanlar, soruları aşağıda yanıtlayabilir. Ama dürüst olalım, olur mu?
- Sevgi kriterimiz nedir?
- Sürekli sevdiğimiz ve değer verdiğimiz insanları başkalarıyla kıyaslıyor muyuz?
- Kendimizi sürekli birileriyle kıyaslıyor muyuz?
- Peki, saygı duyma kriteriniz nedir?
- Saygı duyduğunuz insana neden saygı duyarsınız?
- Karşınızdaki insana kendinizi sürekli yetersiz mi hissettiriyorsunuz?
- Bunu onun iyiliği için mi yapıyorsunuz yoksa kafanızda onun için çizdiğiniz imajdan mı kaynaklı?
- Onu görmek istediğiniz yer; onun iyiliği için mi yoksa sizin daha fazla kıvanmanız için mi?
- Yeterli ne demek?
- Birine yeterli olmak ne demek?
- Sizin yeterli oluşunuz nedir?
- Karşınızdaki sizin için yeterli olmak için ne yapmalı?
- Sevmek ve sevilmek, yetmek mi yoksa daha fazlası mı?
- İnsanlara verdiğiniz değerin ölçütleri neler?
- Ne olursa gözünüzdeki değerleri artar, ne olursa değerleri azalır?
- Kendinize aynada baktığınızda halinizden memnun musunuz?
- Kendinize yeterli misiniz?
- Kendinize yettiğinize inanıyor musunuz?
Ben cevaplayabilirim. Bir sonraki yazıda cevaplarım.
Bu yazı nereden çıktı?
Çok eleştirilmemden.
Ben çok eleştirilirim. Çünkü bazı şeyleri o kadar kolay yaparım ki insanlar genelde çok fazla çaba sarf etmeden bir şeyler başardığımı zanneder. Ya da bazı şeyleri o kadar kolay bırakırım ki canım yansa da kimse nasıl bıraktığımı anlamaz.
Kimi zaman da böyle oturduğum yerden ahkâm kestiğimi düşünürler; hiçbir şey yaşamadan. Ben yaşarım, belli etmem, ketumumdur. Bunları belki de benden daha önce hiç okumamış olabilirsiniz.
Sanki ben böyle parmağımı bir şıklatıyorum, hop oluveriyor. Öyle olmuyor işte. En basit hobilerimizde bile olmuyor. Tenise gitmek için sabahın kör ayazında o korta dona dona giriyorsun. Ata bineceğim diye nemi içeride hapsetmiş o maneje giriyorsun. Kaç kere düştüğümü bilmiyorum.
İş hayatımda da böyle oldu. Genelde güçlü insanların yanında kolayca işe girdim fakat girişimin ilk nedeninin sonradan “nasıl olsa zarar gelmez” olduğunu anladım. Yalnız, bu zarar gelmez mevzusu kesinlikle iyi insan olmakla alakalı değil. Onlar kadar iddialı olmamam, biraz da saf ve iyi niyetli oluşum onların gözünde iddiasız ve zararsız, yani üzerime rahatça basılıp çıkılabileceği imajını oluşturmuş.
Herkes iddialıdır, sadece bazısı bağırmaz. Cin gibiyimdir. Bir de iddia öyle giyinmeyle olmaz. Güzel ve özenli giyinmeyi de severim bu arada.
Çok ve sıkça “bilmem” derim. Çünkü tüm donanımla gönderilmedik ya buraya, biz de bazı şeyleri yolda öğreniyoruz. Öğrenirim ama. Ben bilmiyorum ama kendimle ilgili çok net sınırlarım ve farkındalıklarımın oluşu çok bilenleri biraz rahatsız eder.
Ama bildiklerim için de tüm gücümle sonuna kadar savaşırım. İlk işimde önce sigortam yapılmadı. Oyalandım. Sonra yavaş yavaş ofisten geri çekilip beni kimsenin göremeyeceği bir ofise hapsedildim.
Bir günü hiç unutmam. Bu kararları veren hanımla bir gün toplantıya gittik. Olanlar oldu. Bana onun ismiyle hitap ettiler. Ben bir daha toplantıya dahi katılamadım.
Neden? Çünkü görüntüm iddialı değildi. Çünkü çok konuşmuyordum. Çünkü konuştuklarım, bildiklerimin buzdağının sadece görünen kısmıydı ve gerisi sürprizdi.
Sürpriz geldi.
O gün de hiç konuşmadım, çok iddialı değildim ama beni lider olarak gördüler. Bu onu rahatsız etti. Çünkü ben onun yerini alabilirdim. İnanın almazdım. O sırada ona rakip olabileceğim o kadar teklif geldi ki. “Etik değil,” dedim, beni işe o almıştı.
İyi mi oldu? Oldu. Benim vicdanım çok rahat. Ben böyle etik etik gezerken, bir de hepsinin üzerine, fazla para aldığım iddia edildi. En çok da damarıma orada basıldı. Canım çok yandı.
Ailemden, birinin damarına basmamayı, günahını almama dersini çok iyi aldım. Ama o gün neden yapılmaması gerektiğini yaşayarak anladım. Tam işten çıkmak için fırsat kollarken, bir de bir gün “salak mısın?” sorusunu duydum. Haklı aslında. Harbi salağım. Daha ne yapsın bana? İşten çıktım.
Arkadaşlarım başta beni çok zararsız bir canlı olarak gördüler. İyi niyetliydim çünkü. Erkek arkadaşlarıyla tanıştırıyorlar, kendi arkadaş çevrelerine alıyorlar ve bir süre sonra o da bitiyordu. Ellerinden birini aldığım için değil, konuşmaya dâhil olduğumda çok ilgi çektiğim için, dikkat çektiğim için.
Sevgilisi olan erkek arkadaşlarımla özellikle çok düzeyli bir muhabbete girerim, nedeni bellidir. Karşısındaki kız tanımaz etmez, rahatsız olur. Çekilirim. Ama gördüm ki bundan en çok rahatsız olanlar benim kadar etik değillermiş, çekilmiyorlar. Ben komple denklemden çekilirim, ikisini de bırakırım.
Üzerine düşmek sahip çıkmak değildir kızlar. Bunu yapmayın. Buna dikkat etmeyecek erkeğin ilişki türünde sadece isimler değişecek. Bugün o kız, yarın başkası olacak denkleminizde.
İşe girdim, ben yaşlarında biri beni ve işimi sosyal ortamında biraz fazlaca övünce hiç tanımadığım bir kız bana mesajlar attı, sevgilisiymiş, benimle yakınlaşma çabaları. Sevmem. Gittim açık açık söyledim. “Beni anlatmayın,” dedim.
Orada da buldu biri. Beni ağlatana kadar ne uğraştı ama. En son da hakkıma çökmeye çalıştı. Konu o hakkı alıp almamak değil, onun peşinde de değilim. Diyemiyorsun ki senden kaç yaş büyük, “Sen bu hakkı nereden buluyorsun?” diyemiyorsun.
Özetle; ben, ben olduğum için ait olmadığım her yerden dışlandım; önce hem de çok kıymet ve değer verdiklerimden, sonra da dışarıdan.
Bu muamelelerle ilkokulda tanıştım. Çok hasta olurdum. İyi de folklor oynardım ben. Öğretmenimiz de severdi beni. Bir hafta gidemedim çalışmalara. Ertesi hafta gittiğimde listede yoksun cevabını aldım. Neden? Çünkü cin fikirli çok hırslı bir arkadaşım öğretmenimize gitmiş ve demiş ki: “Müge artık gelmeyecek.” Neden? Çünkü o lider olmak istiyordu. O sırada ne olduysa ekip kurulmuş, ben liste dışı kalmışım. Bir hafta ağlamıştım.
Annesi ile annem arkadaş. Bu duyuldu tabii, annem “Boş ver,” dedi. Boş verdim.
Yine ilkokulda, her sene öğretmenler sorumluluk duygumun yüksek olduğunu söyleyerek beni her sene sınıf başkanı seçiyorlar. Sonucu? Kazanan yalnızdır. Sınıftaki kızlar arasına almıyor beni. Almadıkça erkek arkadaşlarım sırdaşlarım oluyor. Söylemesi ayıp, kafa da kızım. Ne eğleniyoruz; soğuk espriler, şakalar…
İlkokul bitiyor, ortaokul. O benim suratıma bakmayan kızlar benimle aynı sınıfta olduklarını öğrenince bir heyecan beni arıyorlar. Neden anlayamıyorum başta. Anneme anlatıyorum, onlar da şaşırıyorlar. İlk dönemin ortalarına doğru anlıyorum; erkekler arkadaşlarım ya, belki birine birini ayarlarım diye. Ayarlamıyorum. Çünkü onlara kötülük olsun diye değil. Kimseye kimseyi ayarlamam, bana ne? Zorunda değilim. Sonra benim erkeklerle nasıl yakın arkadaş olduğum dedikoduları başlıyor…
Bunlar gerçek.
Aradan yıllar geçti ve hâlâ kendim olmak için mücadele ediyorum. Peki, neden yazıyorum? Artık derdim anlaşılmak değil, bir şeyleri açıklamaktan da yoruldum. Kimseyle görüşmüyor olmam ailemi ve sevdiklerimi rahatsız ediyor. Haklılar da. İki üç kişi yeterli gençler. Kendinizi koruyun. İyice koruyun. Seksen kişiyle görüşüp sosyal olacağım diye yırtınmayın. Beyhude. Nerede çokluk, orada tatsızlık.
Ben senelerdir hemcinslerimin benim iddialı oluşumu hazmedememesiyle savaşıyorum. İlgi manyağı ve stratejik bir insan değilim. Sevdiğim müzik çaldı mı, ortamsa eğer kalkar oynarım. “Ben oynamam, oynayamam,” diyen insanı kaldırır oynatırım. Egom yoktur. Egolu insandan rahatsız olurum.
Dedim ya, ilgi manyağı değilim. Evden çıkmasam kimseyi görmesem on sene görmem. Kendi kendime yaşayabiliyorum. Bir ara seneler önce influencer’lık denemem oldu. Makyaj malzemelerimle değil, yazdıklarımla oldum. Yazılarımla.
Kendimle ve kendimce uğraşlarla zaman geçirmeye bayılırım. Örgü örerim, bilenirler. Dans ederim, bilenirler. Bunları da erkekler beni evlenilecek kız, çocuklarının anası olarak görsün diye yapmam. İçimden nasıl gelirse öyle hareket ederim. Erkekler beni över, bilenirler.
Bilendiklerini alaycı ve küçümseyici ifadelerinden anlarım. Örneğin, “Şimdi neye başladın?” diye sorarlar. Örneğin, “Sen domestik bir ev kadını mısın, örgü örmek ne kadar saçma!” derler. “Ay, ben elimi yağlı şeylere sokamam, ellerim yağlanır, hiç şık değil!” derler. Daha neler neler derler. Bunlar sizi doğru yola sokmak için söylenmiş sözler değildir. Bunlar, “Sen de yapma ki ben kendi eksikliğimi daha az hissedeyim,” demektir. Ya karşındaki kişiyi olduğu gibi kabul edersin ya da bu durum çok hoşuna gittiyse ve içlendiysen, o zaman sen de elini taşın altına koyarsın.
Ve bu kadınlar için ben hep yetersiz ve tatminsizimdir. En son bir arkadaşım birini ayarlamaya çalıştı ve çocuğu beğenmeyince bana sorusu “Daha ne bekliyorsun?” oldu. “Yok olur mu, sen mutlu ol diye ben tabii ki çıkarım,” demeliydim sanırım. Bir daha görüşmedim.
Çünkü ben arkadaşım dediğim hiç kimse için bunu söyleyecek hisler ve düşünceler barındırmadım. Eğer bunu normalleştirip “Ay buna mı takıldın?” diyorlarsa gençler, bu insanlar sağlıklı değiller. Yeni de olmadı bu. Senelerdir böyleler.
“Sana layık kimse yok.” Haşa. Ben kimim ki? O ne demek biliyor musunuz? “İlişkiye en çok ben layığım, çevremdeki herkesi potansiyel sevgili olarak görüyorum önce ben kendime bulayım sonra sana.” Bu kendi sınırlarını korumak değildir. Bu “önce can sonra canan” değildir. Hepsi “benim olsun“culuktur.
“Sen kendi arkadaşlarınla takıl,” demek “Ben senin benim ortamımda olmandan rahatsız oluyorum,” demektir. Bunların hepsini duydum. Duydukça psikoloğa gittim, duydukça daha çok okudum. Gittikçe ve düzeldikçe aslında problemin çok başka olduğunu öğrendim. Neden bunları yaşıyorum diye o kadar sorguladım ki… Ama sonra buldum.
Neden? Çünkü ben olduğum gibi olduğumda onların tüm tuşlarına basıyorum. Kendilerini benim yanımda kaybolmuş hissediyorlar. Yani sorun benimle ilgili değil. Sorun onların önce kendilerini ve sonra karşılarındaki insanları kabul edememesiyle ilgili.
Bir de en çok ben yardım ederim. Alırım karşıma anneleri gibi de konuşurum. Sonra yine ben suçlu olurum. Bakın, sözüm özellikle kızlara! Bir kere hepimizin bir özelliği olduğunu kabul edeceğiz. Karşımızdaki kızın iyi olduğu yerleri kabullenip onurlandırıp tacını düzelteceğiz. Düşsün ya da senden kötü yaşasın diye fırsat kollamayacağız.
Onlar onore olsun diye değil, yetkilisi her kimse arar sorarım arkadaşlarımın hepsine. Ne zaman ki onlar benim profesyonelliğime saygılı olmadıklarını anladım, o zaman bitti bende. Tanımadığı bir kişiye dahi on kere anlatırım ama arkadaşımsa yirmi. Sonuç vermiyorsa eğer anlattıklarım, kaybolurum.
Üstün ruh, alt ruh değil. Üst insan, değersiz insan değil. Herkes değerli. Ne biliyor musunuz? Kabullenmek. Ben seneler içinde karşısındakinin içinden geçmeye çalışan bir insan görsem, sorunun kendinde bir şeyleri kabullenmeme olduğunu gördüm.
Ben kendimi her kabullendiğimde biri daha gitti hayatımdan. Her “Ben buyum,” dediğimde biri daha gitti hayatımdan. Ama gitmeyenler de oldu. Kimse sevgilimi elimden alır diye düşünmedim. Ama birinin elinden sevgilisini almasından en çok korkanların arkadaşlarının sevgililerini alanlar olduğunu gördüm. “Kişi kendinden bilir işi,” sözü doğruymuş.
Ben herkesi olduğu gibi kabullendim ve sevdim; deliliğiyle, eğlenceli oluşuyla, başarısız oluşuyla. Ama birçoğu beni olduğum gibi kabullenememiş. Maalesef.
Seneler bana bunu gösterdi. Toyluk yıllarımda “Ben de iyi insanım, ben de şöyleyim, böyleyim,” diye çabalamalarım olmuş. Nafile savaşlarmış. İnsan belirli bir yaşı geçince anlıyor.
Bunları neden yazdım? Yeterlisiniz çünkü. Her insan iyidir. Hepimiz insanız, eksiklerimiz var. Ben gördüğüm her şeyin, her eksikliğin üzerine giderim. Çabamın nedeni beni daha fazla sevmeleri ya da değer vermeleri olmadı. Kendimi tatmin etmek için oldu.
Mükemmeliyetçilik de değil bunun adı. Kendini geliştirmek. İyi olabileceğin alanların üzerine gitmek. İstediğin kişi olmak. İyi voleybol da oynarım ama oynamam çünkü sevmem. Çok iyi yemek yapmak isterim ama kimseyle yarışmam. Çok iyi dikiş dikerim ama terzi olmak için mücadele etmem. Yani her şeyde iyi olacağım diye kendimi yırtmam, iyi olduğum yönlerin üzerine biraz fazla düşerim.
Güzel miyim? Değilim. Altın oranım var mı? Yok. Çekici miyim? Bence evet. Çünkü o bir enerjidir. Bugün beni biri yaptı diyemem çünkü seneler içinde ben kendimi inşa ettim. Her çarptığım duvarda yeni bir ben çıktı içimden. Yine çıkıyor. Bu blog başladı. Korkmayın içinizden yeni birinin çıkmasına. Korkmayın eksik yanlarınızın güçlenip yeniden doğmasına.
Diyeceksiniz ki “Müge hep sen mi yandın?” Evet. Hep ben yandım. Eksiklerim yok mu? Var. “Bak yazma,” diyorlar. “Koz olarak kullanır insanlar.” Yok, yazarım. Asiyim çok. Erkek gibi oluyorum bazen. Nasıl bir inadım var! Çatlatırım adamı. İstemediğim şeyi ne yapsan yaptıramazsın. Çok sevdiğim bir konu olursa sabaha kadar konuşurum, susturamazsın, çenem düşer. Çok işe düşkünümdür. Ketumumdur, bir sorun olur tutarım içimde. Böyle son raddede patlarım. Bazen darılır, alınırım, ruhun duymaz, anlamazsın. Çok eleştiririm ama önce kendimi.
Ama kimsenin kalbini kıracak, onu aşağılayacak, onu küçük görecek tek bir lafım olmaz. Bir de biraz dikkat ederim, herkes zor zamanlardan geçebilir, bilirim. Ben çok geçtim ondan.
Sözüm okuyanlara: Kimse için değişmeyin. İyileşin ama değişmeyin. Taciz edecekler. Siz kendinizi, siz olduğunuz için suçlu hissedin diye her şeyi yapacaklar. Hakkınızı aramanızı kaldıramayacaklar. Hatta en son yaşadığım olayda uçan kuşa bile anlattım. Çünkü artık son raddeydi. Ben de kendime bunu sordum: “Neden hep benim başıma geliyor?“
Sora sora buldum. Bulurken de kendimi buldum. Bu süreçte neler mi öğrendim? O da başka bir yazının konusu olsun.
Bunları neden yazdım?
İnsanların sizin hakkınızdaki düşünceleri kendilerini ilgilendirir. Onların önyargıları ve kendi tatminsizlikleri yüzünden sürekli aynı kısır döngüde dönüp duramayız. Değer görmediğinizi hissettiğiniz, sorunlarınızın küçümsendiği, kişiliğinizin sorgulandığı, niyetlerinizin sorgulandığı hiçbir yerde bir saniye bile durmayın. Siz, kendinizden emin bir şekilde ilerleyin. Çünkü bu tür şeyler her zaman olacak ve yapılmaya devam edecek. İnsanların hadsiz davranışları sizin sorununuz değil; kendinizi üzmeyin.
Yaşamaktan kaçmayın.
Ve unutmayın.
“Rekabet, kıskançlık ve saldırganlık düşük seviyedeki kadınlara aittir. Gerçek kraliçeler birbirinin tacını takmasına yardımcı olur”.
Ve bu yazı en çok bundan; biz kadınlar, birbirimizle barışalım artık. Yeter.
Sonra “Neden erkek arkadaşın yok Müge?” Beni böyle kabul edecek olan varsa buyursun gelsin. Böyle buradan doneleri toplayıp koz olarak kullanmayacak, beni tavlamak için bunları kullanmayacak, olmadığı gibi davranmayacak, sağlıklı bir kafaya sahip biri varsa beklerim.
Sevgiler,
Sevgi Müge Keçeci


Yorumlar Kıymetlidir…