, ,

anılar. vol.8. bir kuaför anısı.

Genel olarak dünyada, kendini sürekli büyük olduğunu ispatlama sorunu var. Genç yaştaki estetik kaygılarının altında ise hep “büyüdüm” düşüncesinin yattığını düşünürüm. Küçücük yaştaki genç kızlar otuzlu yaşlarında, delikanlılar ise yaşlarından çok büyük duruyor.

Ama bu durum özellikle genç kızlarda daha belirgin oluyor. Nedenini anlamak güç değil: “Ben de büyüdüm!

İşte, öyle büyünmüyor ki. Keşke o kadar kolay olsaydı. Ruhun büyüdüğünü zaten biliyor. Gerçekten büyüse insan, suratında bunu görmek istemezdi.

Aksine, insanın bir tarafı çocuk kalmak ister; çünkü eksik kalanlar vardır veya kişi kendine öyle şefkatli olur. Bu “çok büyüdüm ben” merakı farklı sorunlara neden oluyor; kimin kime nasıl konuşacağı belli olmuyor. Kimin kim olduğu belli değil.

Ben, naçizane, bana “sen” denmesinden sıkıntı duymam. Evet, tanımadığımız insanlara, hele ki bir müesseseyse, “siz” denilmesinden hoşlanırım. İnce bir çizgi vardır: laubalilik. Onu hissettiğim yerde gıcıklanmaya başlarım. Bazı konularda, hele ki hafife alınıyorsam, bu çok ağırıma gider.

Bu “ben büyüdüm” tutkusu bir hitap yozlaşmasına neden oluyor. O zaman bir anı gelsin: İki sene önce kuafördeydim, kız kardeşimle. Gencecik çocuklar, hepsi bir taraftan bir işleme başladılar. Ben genelde kuaförde konuşmam, uykum gelir çünkü. Neyse.

Önce “sen” hitabıyla cümleler başladı: “Saçını nasıl istersin?” gibi, hafiften de dalga geçiliyor gibi. “Bakalım,” dedim içimden, “bu böyle ne kadar gidecek?” Saçlarım boyandı, kesildi; arada laf da atıyorlar, ben de hafifçe sırıtıyorum.

İki saati geçtim, yıkama zamanı geldi. Oturdum, şampuanı kafama dökmesiyle aydınlanmalarına zemin hazırlayan ilk soru geldi: “Sen (kardeşimi kastederek) nereden tanıyorsun?” “Ablasıyım,” dedim. Bir an hepsinde bir sessizlik oldu. İkinci can alıcı soru geldi: “Kaç, iki üç yaş mı var aranızda?

On iki,” dedim. Ben sarkastik değilim, beni buna zorluyorlar. O an size nasıl bir sessizlik olduğunu ve hitabın “sen“den “size” saniyeler içinde ciddi bir ses tonu ile nasıl döndüğünü anlatamam. Şimdi bu giyim tarzıyla alakalı değil, tavırla da değil. Ben bunlara tahammül ederim.

İşlem bitti, çıkarken hiçbiri yoktu ortada. Korktular. Çok küçüktüler ama. Ama komikti de. Sonra gittim, işletmedeki hanımla konuştum: Korkmasınlar ama herkesle de böyle konuşmasınlar. Yani büyüklük bunu gerektirir, haşlamayı değil. Rencide edilmek hoş bir şey değil.

Ama o aydınlanmayı beklerim. Ben küçük gösteriyorum, küçük. O cepte. Ama şuna çok eminim: Yüzümde çeşit türlü operasyon olsa yaşımın çok üzerinde dururum. Bunu genelde yaşıyorum. Bu, dışarı verdiğin imajla da ilgili değil. Bu, insanların algısının nasıl değiştiğinin çok iyi bir örneği.

Hele bir de spor giyindiğim zaman tam spor okulundan fırlamış çocuklara dönüyorum. Ama halimden mutluyum. Canım isterse yaparım; bunu kendime ego yapıp “Şöyle olmalıyım,” demem.

Yine geçtiğimiz günlerde farklı bir kuafördeyim. Beni hepsi kabullendi; senede en fazla iki üç ziyaretim vardır. Senenin müşterisiyimdir yani. Neyse, uçları kötü olmuş. “Kesilecek,” dedim. “Ne kadar?” dedi. “Bilmem, ne kadar gerekiyorsa,” dedim. Bana baktı. “Acaba yanlış bir şey mi söyledim?” dedim içimden.

Sonra başladı anlatmaya: “Şöyle yapalım, böyle yapalım.” “Tamam,” dedim. Yine baktı. Kesiyor ama keserken de sürekli onay bekleyen soru kalıplarıyla kaç kez onayladım işlemi bilmiyorum. En son güldüm: “Bir şey söylemek istiyorsunuz ama söyleyemiyorsunuz,” dedim.

Rahat bir nefes aldı. Genç çocuk, tabii, beni ilk kez tanıyor. “Evet,” dedi, “ben alışık değilim böyle,” dedi. Anladım tabii. Drama bekliyor; delireyim, ortalığı ayağa kaldırayım vesaire. Ya da o keserken müdahale edeyim. Ben araba kullanırken de müdahale etmem. Kendimi net ifade ederim, anlatırım, sürece teslim olurum. Şimdi kaç yaşında olursa olsun, yirmi beş olsa bile, her gün saç kesse (ki erken işe başlıyorlar), ama sizin hatırınıza on sekizde işe başladığını varsayarsak, haftada bir de izni olsa, sene üç yüz altmış beş gün. İlk sene de saç kesimi yapmamış olsun; ortalama bin yedi yüz gündür saç kesiyor, her gün, bir de kaç kere. Ben kendi adıma her gün kendi alanımda bir şey yapıyorum. Çok tuhaf bir şey söylenmediği sürece, karşımdaki insanla ilgili de uyarılmadıysam eğer, neden müdahale edeyim? Sorun şuradan kaynaklı:

Hangi sektörün müşterisi olursa olsun, ne istediğimizi bilmiyoruz, kendimizi doğru düzgün tanımıyoruz. Tanımadığımız için ne istediğimizi bilmiyoruz. E, anlatamıyoruz; anlatamadığımız için de ortaya çıkanı beğenmiyoruz; çünkü o bize ait değil, bir imaj üzerinden ilerliyoruz.

His, his. Biri benim tepemde sürekli o kelimeyi değiştir, “Ben böyle yazılsın istiyorum,” derse, ikinci dakikadan sonra bambaşka bir beni görür; onlar bence yine saygılı. Her yerde görüyorum ama “çok bilenler” üzerine bir araştırma yapılsa çok tuhaf tespitler çıkar.

Her işin bir tekniği var. Şimdi ben bir drama queen olmadığım için olay çıkarmıyorum. Olmadı mı, oldu. Güvendiğim kuaför bile yanlış boyadı ama onun suçu değildi, renk tonu tutmadı. Üzerinden geçtik. Bir gün de öyle kaldım. Kaldı ki hatası olsun, olabilir.

Yani çok büyük bir şey olmadığı sürece karşımızdaki insan neden saçımızı o hale getirsin, isteyerek? Ama şu bir gerçek: Kadın kuaförler kasti olarak yapabiliyor. Onu da deneyimledim. Oluyor yani. Hataya tahammül seviyesi… Birbirimize tahammül edemiyoruz, bunlarda nasıl tahammül bekleyebiliriz?

Şimdi herkes benim gibi olamaz, oturup adamın karşısına “Kes, nasıl istersen,” demez; kafasında model vardır, o şu bu. Ama karşındaki profesyonelden daha fazla bildiğin zaman orada bir sıkıntı oluyor.

Ben de işte fazla güveniyorum. Benim de sorunum o. Onu aştım mı, sıkıntı yok. Yani bazen sen bazılarından daha iyi de bilebiliyorsun. Memleketi ben kurtarmayacağım. Anıyı anlattım, çıkıyorum.

Sevgiler,

Sevgi Müge Keçeci

Yorumlar Kıymetlidir…

Comments (

0

)