Yazı uzun. Özeti şudur: İnsan bildikçe güçlenir, güçlendikçe özgüveni artar, özgüveni arttıkça ön yargısı azalır. Bu denklem böyle uzar gider.
Bir gün kardeşimin bir arkadaşıyla konuşuyorduk. Bana geldi ve dedi ki: “Ben küçükken senden çok korkuyordum, bizi de döversin diye. O yüzden seninle konuşmuyorduk.”
Çok şaşırdım.
“Neden?” diye sordum.
Açıklaması aynen şu oldu:
“İbrahim Amca sertti ya biraz.”
İçimden dedim ki: O sert değildi; o, perdelerini indirdiğinde kedi gibi insandı.
“Eee,” dedim.
“Bu, İbrahim Abi’nin karşısında, ona cevap verebiliyor ve tartışıyor. Bize neler yapar, derdim,” dedi.
Nasıl güldüm!
Ailenin büyüğü olmak böyle bir şey işte. Tüm zorluklarla önce sen yüzleşiyorsun. Biraz da yapın müsaitse, önce kendin olmayı ailede öğreniyorsun. Biraz da genetik kodlarını taşıyorsan eğer (tabii bunları biraz aklın erince öğreniyorsun), ailenin genelinde bir başkaldırı hali var zaten.
Burcum Başak, yükselenim Aslan, bir de Ay burcum Boğa. Zor bir ergenlik oldu ailem için.
Konu bu değil ama. Konu başka. Ama bununla da ilintili. Anlattıklarımın bir sebebi var.
Dün sabah erken saatte bir video izledim. Tüm gün çalıştım, çalışırken de düşündüm, bolca. Videoda varlıklı ailelerin çocuklarını nasıl anlayabileceğimiz yazıyordu. Ben bu etiketlemelere çok karşıyım.
Böyle genellemeler yapılıyor, etiketler vuruluyor, sonra konu her neyse, benim gibi bazıları da öyle olmadıklarını kanıtlamaya çalışıyorlar.
Kimseye kanıtlamaya gerek var mı?
Var. Evet, aileme çok şükür; orası çok ayrı.
Ben izlerken kendimi kötü hissettim. Kendime saygısızlık gibi hissettim. Hayatımın on senesini kendi hayatımı kurmak için çabaladım. Öyle yurtdışlarında alışveriş turlarına gitmedim; herhangi bir düzey okuldan sonra boş bir senem olmadı; lakayıt bir iş hayatım olmadı; sabah 5’te başkasının işine de gittim, gece 12’de işten de çıktım. Çok affedersiniz, kariyer yapacağım diye, deyim yerindeyse, “eşek gibi” çalıştım. Çalışma hayatında kimse benim nasıl bir hayatım olduğunu bilmedi. Otobüslerle, metrolarla ulaşım sağladım.
Amaçsız hiçbir çabam olmadı. Eksiklerimi gördüm ve üzerine gittim. Ne kendimi ne de ailemi kandırdım.
Öyle sahte, “körler sağırlar birbirini ağırlar” organizasyonlarda ezber sunumlar yapmadım; benden çok büyük insanların tecrübelerine, bilgilerine saygı duydum ama kimsenin önünde eğilmedim. Onların karşısında dimdik durabilmek için çok okudum, araştırdım.
25 yaşında otel müdürü pozisyonu, 26 yaşımda bir reklam ajansını yönetmem teklif edildi. Kabul etmedim. Etseydim belki de şu an çok başka bir yerde olabilirdim. Ama biraz daha fırın ekmek yemem gerekiyor diye düşündüm; aslında durduğum yerde patinaj çektiğimi anladığım yaş 30 oldu.
Çok güvenildi bana, bilgime. Ben de anlam veremedim. Çünkü herkes o kadar kurumsaldı, o kadar title’lıydı ki. Ben kendimin farkına 30’dan sonra vardım.
Bu nasıl bir şey biliyor musunuz?
Bir gün at yarışındayım. Biniciler 1.35 atlıyorlar, 1.40 atlıyorlar. Yanıma organizasyonun fotoğrafçısı geldi.
Ağabey: “Yarışıyor musun sen de?“
Ben: “Evet.“
Ağabey: “O zaman sen yarışırken söyle, seni de çekeyim.“
Ben: “Olur.“
Ağabey: “Ben 80-90 cm’leri 1.40 gibi fotoğraflarım.“
O an anladım tabii. Herkesin isteği bu. Hak etmeden, o teri dökmeden onu göstermek. Sinirlendim de.
Ben: “Ağabey, ben atlamadıktan sonra ister 1.40, ister 1.50 çek, ne fark eder? Ben onu hissedemedikten sonra kaç fotoğraflasan ne olur?“
Adam şok tabii. “Senin gibi düşünen olsa zaten herkes hakkıyla kazanır. Kalmadı böyle insanlar.“
Evet, yok, biliyorum.
Hiç unutmam, bir gün meşhur arama motorunun verdiği bir sertifika programına katıldım. Sene 2014 ya da 2015. Eğitimi benden beş yaş büyük biri veriyor. Anlattı. O anlattıkça ben kendimi sorguladım. Anlattıklarının hepsini iki-üç sene önce hatmetmiştim. “Neyse,” dedim, “sertifikam olur.”
Sonra bir soru sordu, ben anlatmaya başladım. Ben anlattıkça o şaşırdı ve kadın çok samimi bir şekilde, “Niye geldiniz?” dedi. “Herkes ‘Sertifikan yok,’ dedi, bir de belki bir şeyler öğrenirim,” dedim. Kadın güldü. Yaşımı, eğitimimi sorguladı. En son “Helal olsun, tebrik ederim,” dedi.
Eğitimin örnek olay incelemesi ben ve o zaman 40’larında olan Konya’da katılan bir “çorapçı ağabey” oldu. Sonra ağabey bana geldi, numarasını verdi, “Seninkini de alabilir miyim, aklıma bir şey takılırsa?” dedi. Verdim numaramı.
Bu anılar benim “mükemmelim” anılarım değil. Çalışın, çabalayın. Kendinizi her alanda geliştirin. Zaman bol. Hele gençken varya! O restoranlarda, alışveriş merkezlerinde, mağaza kuyruklarında zaman öldüreceğinize okuyun, araştırın, çalışın, kendinize yatırım yapın.
Çabalamazdım. Dayardım sırtımı aileme ya da birine, kolay kolay yaşardım. Bu ben değilim ama. Çalıştığım dönemlerin bir kısmı ailemin maddi olarak zorluk yaşadığı yıllardı, bir kısmı değildi. Her iki durumda da hiçbir zaman onların adını da gücünü de kullanmadım.
Ya da evlenebilirdim. Arkadaşlarım evlendi. O evinde elini sıcak sudan soğuk suya sokmamış arkadaşlarım neler yaşadı, bir bilseniz!
Kızlar, sözüm size: Kendinizi öyle bir yetiştireceksiniz ki biri bir şey dediğinde, ağır da dediğinde incineceksiniz ama yıkılmayacaksınız.
Dedem ve babam, beni bu şekilde donatan iki insan, ailemdeki kadınların aksine. Tek laflarıydı: “Kimseye, ailene dahi bel bağlamayacaksın. Kendin kazanacak, kendin harcayacaksın.” Hele ki kızlar. Çok önemli.
Bir kere birbirinizi kıskanmayacaksınız. Birbirinizi kıskandırmayacaksınız. Birbirinizin kuyusunu kazmayacaksınız. Yakışıklı ve zengin koca bulmak ayrıcalık değil. Yaptırırız her yerimizi, anında hepimiz buluruz. Ama %90’ı bizden güzelini bulunca gider. Şimdi suçu sosyal medyaya atıyorlar. O da değil.
Bu yaşıma geldim, kolay para kazanıldığını görmedim. Dürüstlük tek prensibim oldu. İnsanları rahatça manipüle edebileceğim bir mesleğim var. Müşterilerim önce hep tereddütlü yaklaştı çünkü fiyatım piyasaya göre çok düşüktü.
Onun da bir sebebi oydu: İşin ederi neyse o. “Piyasayı düşürme,” dendi. Direndim. Hâlâ da aynı kafadayım. Piyasayı ben düşürmüyorum; piyasada haksız bir kazanç var. Herkes 20.000 TL’ye iş yaparken ben 2.000-4.000 TL’ye iş yapıyordum. Bir süre benimle çalışıp gidiyorlardı.
Çünkü ben onlara yalan vaatlerde bulunarak, fazla para alarak iş yapmıyordum. Yaşayacakları süreci açık açık anlatıyor ve bu sürecin öyle bir anda “patlayıp gittiğini” söylemiyordum. Başta dürüstlüğüm hoşlarına gidiyordu. Tabii sonra “patlayıp gidenleri” görüyorlardı. İnsanoğlu, o “patlatanlara” gidiyordu. Sonra o “patlayıp gidenler” gerçekten patlıyordu. Ağzı yananlar soluğu bende alıyordu.
Hiç üzülmüyordum. Çünkü giden geri gelip “Ne olur, düzelt şu işi!” diye adeta “yandım Allah” geri geliyorlardı. Bunlar yaşandı, yaşadım. Başım hiç ağrımadı. Hakkı neyse onu ödedim, hakkı neyse onu aldım. Korkarım çünkü.
Allah korkusu başka, kendi etiğini oluşturmak başka.
Dedem derdi ki:
“Kolay harcayan birini gördün mü, bak, ‘Baba parasıyla mı, alın teriyle mi?’”
Hayat düsturum bu oldu. Sonra ne oluyor biliyor musunuz?
Birileri etiketliyor, sen kendi çabanı bir boşluk olarak görüyor, aşağılanıyorsun. Yapmayın. Kimse kimsenin nasıl bir hayatı olduğunu bilemez. Hepimiz toplumda belirli yozlaşmalar görüyoruz. Yeni çıkan modelin üç model öncesi elimde, onu kullanıyorum.
Büyük ihtimalle o videonun çekildiği telefon benimkinden iyi. Bir de kırık benimki.
Ama şey değil mi?
Kendime saygım yok.
Kendimize saygımız alışverişle olsa keşke!
Keşke o değeri veren aldıklarımız olsa ama değil. İhtiyacım yoksa hayatta bir şey almam, çok özenmem lazım.
Bu ekonomik koşullar içinde benim de kazancım işime bağlı azaldı; kendimi o kadar suçlu hissediyorum ki… Ailemden destek aldığım için. Gördüğünüz her şey bir tespit vermez, anlamaya çalışmak lazım. Çok toplantıya giriyorum; sanki herkes İngilizce konuşan dadıyla büyümüş.
Yabancı terimler havada uçuşuyor. Ben Türkçelerini söyleyince tuhaf bakışlarla bana bakılıyor. Zaman zaman da düzeltiliyorum; büyük ihtimalle beni köylü de buluyorlardır. İngilizce hazırlığı tam puanla atladım.
Hayatımın hiçbir alanında İngilizce kelime kullanarak “show off” yapmadım. Aldığım hiçbir şey bana bir şey katmadı. Beni özel kılmadı. Sonra “Vay efendim, soylular bilmem nerelerde çalışmış,” nasıl şaşılıyor…
Çünkü imkânı olsa kimse çalışmayacak. Onun o kadar farkındayım ki.
Tehlike tam burada işte: Çalışmamak sıkıntılı, üretmemek. İnsan faydalı olmazsa çürür. Mümkün olsa herkes eleştirdiği insana dönüşecek, ah bir fırsat olsa! Bir laf var meşhur, biliyorsunuzdur, komünist ve ateistli. O çok doğru.
Ama sorsan benim tuzum kuru. Benim tuzum hiç kuru olmadı.
Sonuç: Bu yazıyı yazdıktan sonra karşıma bir gönderi çıktı. Yazının sonucu bundan daha iyi bir cümle olamazdı:
“Başaracağım çünkü cennetteki biri benim başarılı olduğumu görmeyi bekliyor.” –
Oğuzhan Özpolat
Hepimiz başaracağız. Onlar bir yerden hep izliyorlar bence. Bende de birkaç kişi var. Yükledikleri sorumluluk ağır. Mirasları çok manevi ama hepsinin ayrı bir manevi mirası var. Bugün bir yazı yazdım uzun uzun; sonra karşıma bu cümle çıktı ve yazının özeti bu oldu.
İşte kızlar, böyle güçlü oluyorsunuz: Önce kendinize sadık kalarak, kendinizi oluşturarak, kendi eksikliklerinizi görüp çuvaldızı defalarca kendinize batırarak, korkmadan gerçeklerle yüzleşerek, kendinizi eğiterek, kendi paranızı kazanarak, kendi düzeninizi oluşturarak. Gerekirse doğrularınız uğruna ailenizin karşısında da durarak. “Doğrularınız” derken, “Ben birini sevdim” ya da amaçsız çabalar için değil; gerçekten içten bildiğiniz, o başarıyı getirecek şeyler için direndiğinizde.
İşte, en baştaki hikâyeye dönüyoruz. Kendi doğrularım için İyabim’in karşısında da öyle durdum.
Ama yalan yok. Çok korumacıydı. Yaşasaydı ata binebilir miydim?
Bu inadımla binerdim. Her ata bindiğimde de kendime aynı soruyu soruyorum: “Acaba ne düşünürdü?“
İki mırın kırın eder ama sonra her gün o kulübe gelip, “Bu benim kızım,” derdi. Ondan adım kadar eminim. Neden mi?
Üniversiteye kabul edildim. Hazırlık sınavını tam puanla geçtiğimi yanında öğrendim. Ben kahkahalarla gülerken, “romantik prensin” gözyaşları pıt pıt akıyordu. Kayda benimle o geldi. Üniversite kapısından içeri bir girişi vardı… Anlatamam.
Ben dershaneye gitmek için de çok direnmiştim. İzin vermemişti ama gitmiştim.
Kayıt sonrası döndüm: “Daha çok kıvanabilirdin aslında; çok iyi okullardan kabul gelmişti,” dedim.
O an sarılışını unutamam. “Sen burayı bitir, seni bitirdiğin gibi New York’a göndermezsem adım İbrahim değil,” demişti. Ömrü vefa etmedi. Ben gidemedim. Olsun. Zaman bizim.
Sevgiler.
Sevgi Müge Keçeci


Yorumlar Kıymetlidir…